7 EKİM 2007…Yer: Gabar Dağı..13 ocağa daha ateş düştü..13 gelecek daha söndü..13 aile babasız kaldı...adları Hasan,Ali,Mehmet,Hüseyin… hepsi bu vatanın evlatları Edirneli,Diyarbakırlı,Rize’li, Erzurumlu,yada Gaziantepli…Ne farkeder ki… hepsi Türk milletinin evinde rahat rahat yaşaması, yatağında rahat rahat uyuması için Gabar Dağı’ndaydılar ..
Gelin görün ki..Acı haber ajanslara düştü, kanallara ulaştı, milletin vergileri ile yayınlarını sürdüren devletin kanalları bile ara vermeden yayın akışına devam etti,acı haber tüm Türkiye’yi sararken kimisinde altyazı geçiyor, kimisinde de dansözlü eglence programları sanki hiçbir şey olmamış gibi sürüyordu, kiminde spor tartışması, sinema filmi , magazin,müzik, kiminde ise belgesel yayını vardı.
Yüzlerce kanal içinde ne ararsanız vardı ama, Şırnak'ta verdiğimiz 13 şehit haberi için hiç bir program yarıda kesilmedi,ekran kenarlarına siyah logolar konulmadı, gece gece bir spor programını arayarak program sunucusunu fırçalayıp kapalı tehditler savuran RTÜK Başkanı Zahit Akman, bu büyük acı habere rağmen dansözlü vur patlasınlı programa devam edenleri görmedi. 13 Şehit haberinin geldiği sıralarda bir spor programında olanca hararetiyle “Manisa’da Aziz Yıldırım'a küfredilmiş !” bu tartışılıyordu
Hrant Dink cinayeti duyulur duyulmaz sokaklara dökülen ve " hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Hrantız " diye tişort giyip slogan atanlarsa ortada yoklardı. Hiç kimse "hepimiz Türk’üz, hepimiz Mehmetçiğiz" demiyordu...
Bir ülkenin birkaç askeri,savaş halinde bile aynı anda can verse, o ülkede yer yerinden oynar, eğlence dünyası susar,yazılı ve görsel basın tek ses olarak ortak tepki verir.Ülkenin üniversiteleri,aydınları ve sanatçıları topluma önderlik ederek, askerlerin katledilişini kıyasıya kınayıp derin öfkelere tercüman olurlar. Hatta,ülkede "ulusal yas" ilan edilir.Bayraklar yarıya indirilip, radyo ve televizyonlar matem yayını yapar. Örneğin İspanya’da ayrılıkçı terör örgütü ETA’nın 30 Aralık 2006 tarihinde Madrid Barajas Havaalanı’nda yapmış olduğu ve Ekvador asıllı 2 vatandaşın hayatını kaybettiği bombalı eylemin ardından tüm ülkede öfke seli oluşmuştu. Başkent Madrid’in en önemli meydanlarından biri olan Colon’da Meydanı’ndaki protesto yürüyüşüne ülkenin birçok bölgesinden milyonlarca insan katılmış, kilometrelerce ellerinde İspanya bayrakları ile yürüyerek, aynı zamanda uzun süre slogan atarak Başbakan Zapatero’yu istifaya çağırmıştı.
Ama ülkemizde…13 vatan evladımız şehit düşüyor,Türkiye’de yaşam hiçbir şey olmamış gibi aynen devam ediyor.Teröre verdiğimiz şehitler olağan bir trafik kazası kayıpları gibi görülüyor. Sadece şehitlerin memleketlerinde yaşanan acı ve tepkiler var. Ateşler bu şekilde düştükleri yeri yakmayı sürdürüyor. Maalesef şehitleri kanıksadık, duyarsızlaştık, dolayısıyla tepkisizleştik.Bir ulusun toprakları üzerinde günde onlarca şehit verilmeye devam edildiği halde o milletin bireyleri hala gündelik yaşamlarını yaşamaya devam ediyor, televizyon kanallarındaki eğlenceler, hız kesmeden devam ediyorsa, o ulus için tehlike çanları çalmaya başlamış demektir.
İki haftada 30 şehit.. ey milletim!! DUYMUYOR MUSUN,GÖRMÜYOR MUSUN? Her gün şehitler verir hale geldik, terör İzmir’de de, İstanbul’da da, Şırnak’ta da, her yerde ocaklar söndürüyor. YETER ARTIK!
Şehit anaları bugün ağlıyor, tüm şehit aileleri bir daha ağlıyor, biz ağlıyoruz! Acılı şehit babası Tuncay Salgar, en büyük oğlunu şehit verdiğini ifade ederek, "Vatan sağolsun. İki oğlum daha var geride. Onları da göndereceğim askere” diyor.
Başbakanımız terörle yaşamaya alışacağımızı söylemişti; ben alışamıyorum!
Bugün 13 şehit annemiz daha oldu, daha kaç anne bu acıyı yaşayacak?
13 delikanlı şimdi bayrağa sarılmış memleketlerine gidiyor! Anneler, bacılar, yavuklular, nişanlılar, bebeler, babalar gözyaşları içinde bugün.
Güvenliğimiz için hâlâ ABD’den medet umanlar, klişe demeçler vermeyi sürdürüyor… “Terörle olan mücadele sürecimiz çok daha farklı bir şekilde yürüyecek” demecinin hemen arkasından ardı ardına 2 yeni şehit haberi daha…
Bu hain teröristlerin kardeşleri, hamileri TBMM çatısı altına kadar girebildiler. TSK’ya dil uzatan, dış mihrakların bu zavallı maşaları Türk milletine karşı açık savaş yürütmektedirler. Alt Kimlik –Üst kimlik diye etnik ayrıştırma siyaseti güdenler, AB uyum yasaları adı altında bölücülüğün yasal zeminini hazırlayanlar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Irak’ın kuzeyine girmesine TBMM’de engel olanlar, eli kanlı katillere “kardeşlerimiz” diyenler…Artık sabırlar taşmalı, en yasal ve demokratik şekilde meydanlara.
Keşke elimden gelse de bu 13 yiğidin herbirinin cenaze törenine katılıp sorabilsem cemaate "22 TEMMUZDA KİME OY VERDİNİZ?"
AKLIMIZI BAŞIMIZA TOPLAMA ZAMANI GELDİ DE GEÇİYOR… Bayrama günler kala kalleşlerin saldırısıyla yaşamını yitiren şehitlerimize ve geride bıraktıklarına borcumuzu ne yapsak ödeyemeyeceğimiz kesin, ama hiç değilse bu kez Milletçe bir bütün olduğumuzu göstermeye başlayabiliriz... Türk Milleti birlik ve beraberliğini göstermek için sönen ocaklardan biri olmayı beklemeden harekete geçmeli.
Siyasilerin fellik fellik kaçtığı Irak meselesine yedi düvelle savaşan Atatürk bakın nasıl bir çözüm üretmiş. Ve üstte gördüğünüz bayrağı da Irak bayrağı olarak düşünmüş...
4 Haziran 1920 de Irak'ta (Telafer) da başlayan kurtuluş hareketinin başkanı Mustafa Kemal’in arkadaşı Muhammet Cemil eli Halil efendi idi. Kurtuluş hareketi 27 Haziranda Felluce’ ye ve 30 Haziranda Ramisa'ya sıçradı. Akabinde diğer Irak illerine sıçradı.
Resmini gördüğünüz üzerinde ayyıldız ve “lailahe illallah” lafızları olan bayrak o günlerde Telafer, Felluce ve Ramisa'da direnen insanların ellerinde mevcuttu.
Bayrak hakkında bir diğer önemli iddia bayrağın tasarımının Anadolu’da ve Atatürk’ün katkılarıyla oluşturulduğu. O dönemde Irak’taki en önemli isim sayılan Ahmet İdris el Sunusi’nin Anadolu’da bulunması ve Irak topraklarındaki askeri komutan Muhammet Cemil eli Halil efendi’nin Teşkilat-ı Mahsusa’dan direkt Mustafa Kemal Paşa’ya bağlı olduğu iddiaları bu tezi güçlendiriyor.
Irak Demokrat Türkmen Partisi sözcüsü Kasım Ömer’in araştırmalarına göre Mustafa Kemal Paşa, 15 Nisan 1920 anlaşması ile İdrisi Sunusi'yi Irak'a kral yapacaktı, anlaşmaya göre halifelik Türkiye'de kalacak, herkes kendi milli kurtuluş mücadelesini verecek ve kurtuluştan sonra konfederasyona gidilecekti. Ancak Irak'ta İngilizler hakim olunca bu plan gerçekleşmedi.
Osmanlı'nın Ortadoğu stratejisi, Nusaybin, Deyrezur ve Telafer üçgenini kontrol altına almaya dayanıyordu. Bu üçgene hakim olan devletin Ortadoğu'ya hakim olacağı öngörülüyordu. Atatürk de bu stratejiyi benimsiyordu.
Atatürk’ün savaşın ortasındaki bir ülkenin “askeri lideri” olarak Ortadoğu meselesine kendi politikasını geliştirme çabası ile “ileri, müreffeh, AB’ye üye olmak üzere” Türkiye’nin kukla politikalarını karşılaştırırsak Irak’ta nelerin yapılmadığını daha kolay anlamış oluruz.
Bana bu güzel araştırma yazısını yollayan Uğraş B.'ye teşekkür ederim.
Damarlarında Asil Kanın Aktığı Irkım, Benden Bahseder Destanım, Agıtım, Türküm, Ben TÜRK'üm, Taa Iliklerime Kadar MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'üm !..
BİZ DERT SOFRASINDAN BAL YEDİK, CAN VERDİK ASLA BOYUN EĞMEDİK . Ya Siz Kimsiniz ?
AZİZ ŞEHİTLERIMİZE ve ONLARI BÜYÜTÜP BU VATAN UĞRUNA ŞEHİT VEREN ANNELERİMİZE ARMAĞAN OLSUN.
Bir Savaşçı Vedası
Bilin ki, ölsem de, hep devlerle savaştım Ölmeden son bir defa saldırıp gideceğim Benim silahım yoktu, bilgimle,ellerimle dövüştüm Bu yalnız savaşlarda çıldırıp gideceğim
Bu dünya baştan yalan, bir tek Türk alemi gerçektir Ben kime eğileyim, Tanrı bir, Tanrı tektir Bilirim ki, amenna, kefenin cebi yoktur Ceplerimi kanımla doldurup gideceğim
Bir sen kal bu meydanda, bu nasıl bir savaştır Bir sen gerçeği unut, ya bu nasıl bir düştür Gelen bir akıl versin , bu ne garip bir iştir Alemi ; sözde kürdistan hayali görenlerin üstüne güldürüp gideceğim
Kalbimde bir bayrak var, asırlarca yaşı var Kırk parçaya bölünmüş bir milletin düşü var Gökyüzünün mavisi, bir "Bozkurt"un başı var Ben bu Türk bayrağını göğe kaldırıp gideceğim
Ben kar olup yağayım, bu dağlar sevmesin beni İmanlı bir Türk'üm ya, solcusu-sağcısı sevmesin beni Ben bu çağı sevmedim, bu çağda sevmesin beni Bu şerefsizlerin hayallerini en son öldürüp gideceğim
BEN YİNE DE "BÜYÜK TURAN"A DOĞRU OLAN YOLUMA GİDECEĞİM...!
Pireleri 20 santim derinliğinde bir fanusun içine koyarlar, fanusun üstünü de cam ile örterler. Alttan ısıtırlar... Pireler rahatsız olur, o ortamdan kurtulmak için, dışarı doğru zıplar. Ama her zıplayışta, kafalarını tavandaki cama çarparak, yere düşerler. Tekrar zıplarlar, nafile, tekrar çarparlar... Engel görünmez olduğu için, kendilerini neyin engellediğini bir türlü anlayamazlar. Böylece zihinlerinde bir "özgürlük sınırı" oluşur. Deneyin ikinci aşamasına geçilir... Tavandaki cam kaldırılır. Engel yoktur artık... Ortam yine ısıtılır. Görülür ki, pireler en fazla 20 santim zıplıyor... Daha yükseğe zıplama imkanları, özgür olma imkanları vardır ama, buna cesaret edemezler. Çünkü artık "görünmez engel" zihinlerindedir. "Yapamayız, hiç boşuna denemeyelim" diye düşünürler.
"Cam tavan sendromu" denir buna.
Örnek "pire" dir ama... Aslında, tüm canlıların "neyi başaramayacaklarını" yavaş yavaş nasıl öğrendiğini kanıtlar.
Eee hayat da bir laboratuvar... Bu nedenle, cam tavan sendromu, psikolojik harekatın bir parçası olarak kullanılır. Görünmez engeller konur... Çabalar engellenir... Ortamdan rahatsız olan milletler, özgür kalmak için hamle yaptığında, görünmeyen bir güç onları engeller... Böylece, yavaş yavaş "yapamayız, hiç boşuna denemeyelim" düşüncesi hakim olur.
Ankara mitingi, onurlu bir milletin, kendisine "pire" muamelesi yapılmasına isyanıdır!
ABD'nin, AB'nin ve içerdeki maşalarının, servetler harcayarak uygulamaya çalıştığı psikolojik harekat, başarısız oldu. İflas etti. Bozguna uğradı... Özeti budur.
Hrant Dink'in cenaze töreni, sekiz saat naklen yayınlanıyorsa televizyonlarda... Ve, iki milyon insanın "Hepimiz Mustafa Kemal'iz" diye haykırarak, Anıtkabir'e yürümesi, gösterilmiyorsa aynı televizyonlarda... Demiştik. Gene diyelim... Türk basını, bu unutulmaz utançla yaşayacak bundan sonra.
İstediğin kadar ört... İstediğin kadar gizle... "Cumhur" meseleye el koydu. Dip dalgası, Tsunami oldu... Götürür. Götürecek.
*Bazı şeylere “muâdil” bir dille aynı seviyeden cevap gerekir. İşte, daha önce gelen garip haritalara verilecek en güzel cevap…
*Türkiye’yi paylaşan haritaları görünce hemen bölünme paranoyasına yakalanacağımıza, bu tür bir harita çalışması yapmak daha sağlıklı, daha motive edici, daha heyecan verici ve karşı taraf için daha rahatsızlık verici değil mi?
*Niye biz rahatsız olacağımıza onlar rahatsız olmasın?
*Belki çocukça ama, bu haritaya inanmak, bölünmüş Anadolu haritasına inanmaktan daha sağlıklı bir çocukluk.
*Kıbrıs'ın tamamını alıp Kıbrıs sorununu bitiriyoruz. Atatürk'ün vasiyetini yerine getiriyoruz.
*Ermenistan'ı komple ele geçirip Ermeni sorununu ortadan kaldırıyoruz. Kardeş Azerbaycan'ın intikamını alıp, işgâl altındaki Karabağ'ı kurtarıyoruz. Azerbaycan’la komşu oluyoruz.
*Mîsâk-ı Millî sınırları içinde olan Musul ve Kerkük'ü alıyoruz. Atatürk'ün vasiyetini yerine getiriyoruz.
*Elimizden katakulliyle giden Girit ve 12 Ada’yı geri alıyoruz.
*Can-ciğer dostumuz ve kardeşimiz (!) Yunanistan’la Ege adalarını kardeşçe paylaşıyoruz. Artık öyle kıyılarımızdan 500 m. ileride Yunan adası filan kalmıyor.
*Nasıl Yunanistan Patrikhâne'ye bağımsızlık istiyorsa, biz de Atatürk'ün doğduğu kent Selânik'i ve dolayısıyla Batı Trakya'yı alıyoruz ve Türkler'e yapılan zulmü bitiriyoruz.
*Her fırsatta Hatay’ı almak isteyen Suriye'ye dersini vererek, bize ait olan yerlere el koyuyoruz.
*Bu bir gerçekleşsin, YENİ HARİTALAR YAPARIZ inşallah...
*Türkiye haritasının rengi, adını Türkler'den alan Turkuaz rengidir. Bu millî renk aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın üniforma rengidir.
Aşağıya imzaları koyan Osmanlı Mebusan Meclisi azaları; devlet ve milletin istikbâlinin haklı ve devamlı bir sulhe kavuşabilmesi için kabul edebileceği fedakârlığın en ileri haddini gösteren aşağıdaki esaslara tamamiyle uyulmasının sağlanmasıyla mümkün olduğunu ve bu esaslar dışında sağlam bir Osmanlı saltanatı ve cemiyetinin vücudunun mümkün bulunmadığını kabul ve tasdik etmişlerdir.
Madde 1: Osmanlı devletinin sadece Arap çoğunluğunun oturdukları ve 30 Ekim 1918 tarihli mütarekenin imzası sırasında düşman ordularının işgali altında kalan kısımlarının mukadderatı, ahalinin serbestçe verecekleri reye uygun olarak tayin edilmek lâzım geleceğinden, adı geçen mütareke hududları içinde din, ırk ve soyca birlik olan, birbirine karşılıklı saygı ve fedakârlık hisleriyle dolu bulunan, an’ane ve içtima" hukukiyle yaşadıkları muhitin şartlarına tamamiyle uyan osmanlı ıslâm ekseriyetinin oturduğu kısımların hepsi, hakikaten ve hükmen, hiçbir sebeble ayrılık kabul etmez bir bütündür.
Madde 2: ahalisi ilk serbest kaldıkları zamanda âmme reyi ile anavatana katılmış olan "elviye-i selâs-e" (Kars, Ardahan, Batum) için, icab ettiği takdirde tekrar serbestçe âmme reyine müracaat edilmesini kabul ederiz.
Madde 3: Türkiye ile yapılacak sulhe bırakılan garb" Trakya’nın hukuk" vaziyetinin tesbiti de, halkının tam bir hürriyetle verecekleri reye göre yapılmalıdır.
Madde 4: İslâm hilafetinin merkezi ve saltanatın payitahtı ve Osmanlı hükümetinin merkezi olan İstanbul şehri ile marmara denizinin emniyeti her türlü ihlâlden korunmuş olmalıdır. bu esas mahfuz kalmak kaydıyla akdeniz ve karadeniz boğazlarının umum ticaret ve münakalâta açılması hakkında bizimle diğer bütün alâkadar devletlerin ittifakla verecekleri karar muteberdir.
Madde 5: İ’tilaf devletleriyle hasımları ve bazı müşavirleri arasında da kararlaştırılan anlaşma esasları içinde ekalliyetlerin hukuku, civarda bulunan memleketlerdeki müslüman ahalinin de aynı hukuktan istifadeleri emniyetiyle tarafımızdan teyid ve temin edilecektir.
Madde 6: Millî ve iktisadî inkişafımız imkân dahiline girmek ve daha asrî, muntazam bir idare şeklinde işlerin yürütülmesine muvaffak olabilmek için, her devlet gibi bizim de inkişafımızın temininden istiklâl ve tam serbestliğe sahip olmamız, hayat bekamızın temel esasıdır. bu sebeble siyasî, adlî, mâlî inkişafımızı önleyen kayıtlara muhalifiz. gerçekleşecek borçlarımızın ödeme şartları da bu esaslara aykırı olmayacaktır.