İsveç basınında son günlerde gündemde Avrupa Birliği var.Nedeni AB tam üyesi olan ülkede, gün be gün büyüyen AB karşıtlığı.
Dünyanın kişi başına düşen ulusal geliri en fazla olan ülkelerinden biri olan İsveç’te de AB karşıtlığı büyüyor, Türkiye’mde de. Avrupa Birliği’nin egemenlik haklarına karışmasına isyan eden İsveç’te ülke genelinde yapılan ankete katılanların yüzde 55′i, AB üyeliğinden çekilmek istediğini belirtirken, yüzde 37’si AB’de kalmak istediklerini söylüyor.İsveç basını, AB’nin uzun süredir İsveç’in iç ve dış politikasına karıştığını ve bu durumun halkın tepkisine neden olduğunu yazıyor. İsveç’in AB’ye değil,AB’nin İsveç’e ihtiyacı var diyen İsveçliler kitlesel eylemlere hazırlanıyor. O İsveç ki, sosyal devlet yapılanmasıyla ilerici bir model olarak sunulan ülkelerin başında gelen İsveç.
Bilindiği gibi dünyanın en milliyetçi ve ayrıca gönençli toplumlarından İngiltere ve İsviçre de AB üyesi olmayı istemediler.Avrupa Birliği’ni kuran ülkelerin örneğin Fransa ve Almanya’nın bugünkü siyasi ve ekonomik güçlerini Avrupa Birliği’ni kurmadan önce sağladıkları da unutulmaması gereken bir gerçeklik.Ayrıca; Avrupa kıtası dışında ABD,Çin,Rusya gibi devler de büyümelerini herhangi bir birliğe girmeye borçlu değiller. Özetle anlatmak istediğim doğal kaynakları,jeo-stratejik coğrafi konumu ama bence hepsinden de önemlisi genç nüfusu ile Türkiye’nin çağdaşlama yönünde ilerleyebilmesi için elindeki bu altın değerleri iyi değerlendirmek, iyi planlamaktan başka birşeye, Avrupa Birliği’ne ihtiyacı yok. Avrupa Birliği’nin art niyetli öğütlerini uygulamaktansa Atatürk’ün öğütlerine kulak vermek daha önemli ve hatta AB’nin istekleri ile Atatürk ilkeleri önemli ölçüde de çatışıyor.Zaman zaman “Kemalizm’den vazgeçilmesini” öneren,AB yolunda en büyük engelin “Kemalizm” olduğunu söyleyen AB sözcülerinin niyetlerini anlamak için; Atatürk’ün 6 Mart 1922’de TBMM’de söylediği şu sözlerini iyi anlamak yeterli:
“Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihatiyle, planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir.”
Bizi temsil edenlerin üyesi olmak için kapısına yüz sürdüğü, her türlü aşağılanmaya,azara, dayatmaya varan isteklere katlanılan bu sonu belirsiz, ucu açık AB macerasında yaşanan dönüşümler Türk halkında alerji yarattı. Uyum adına çıkarılan yasaların Türkiye’ye ve Türk halkına uydurulması çabalarının terör başta olmak üzere doğurduğu olumsuz sonuçlar AB’ne olan güveni sıfıra daha da yaklaştırdı. Tüm anketlerin ortaya koyduğu gerçek şu ki Türk halkının önüne yıllar yılı varsıllaşma düşü,çağdaşlaşma hedefi olarak sunulan AB sürecini destekleyenlerin oranı, karşı çıkanların oranının altında. Tüm tek yanlı propogandalara,bu amaçla akıtılan onca AB fonuna karşın.
Özgür iradesiyle düşünemeyen, sorgulama eksikliği bulunan,sunulan seçeneklerin dışında düşünemeyen bireyleri yaratan, programlayan eğitim dizgesi, herşeye takım tutar gibi, siyah-beyaz,karşıyım-değilim genellemeci anlayışı ve kısırlığıyla bakılmasını getiriyor. AB konusuna da böyle bakılıyor.
AKP’nin oyu artıyormuş,iktidarın yarı resmi gazetelerinden birinde manşetten verilen müjde(!!) bu.2007 yılında ülkemde milyonlar meydandaydı; iktidarın ABD ve AB’nin planlarına kusursuz uyumu milli refleksi tavana vurdurdu ve ABD ve AB’den yediğimiz kazıklar,çiğnenen onurumuz kitlelere “Ne ABD, Ne AB Tam Bağımsız Türkiye!”sloganlarını attırdı.Ama gelin görün ki 22 Temmuz’da halk desteğini AB/ABD politikalarıyla en uyumlu partiye verdi.Bunun analizini sonraki yazılarımızda yapacağız.
Bakıyoruz Avrupa Birliği halkı, Türkiye'yi istemiyor... Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya ve İspanya'da yapılan bir ankette, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkanların oranı Fransa'da yüzde 71, Almanya'da yüzde 66'yı bulurken, 5 ülkeden hiçbirinde destek oranı yüzde 40'a ulaşmıyor.
Bakıyoruz Türk halkı da artık “olmaz olsun böyle AB süreci” diyor.Transatlantik Eğilimler 2007 raporu, Türkiye’deki AB ve Amerikan karşıtlığının yükselmeye devam ettiğini gösteriyor.
Yani ne AB halkı ne de Türk’ler, iki taraf da birbirini istemiyor.İçindeki Türk’leri yıllar yılı hazmedemeyen Avrupalı sadece Türkiye’ye özel bir düzenlemeyle “hazmedilebilme” koşulunu getirdi. Bu şu demek olabilir mi? AB macerası sonunda Türkiye AB’nin verdiği tüm ev ödevlerini yapsa bile hazmedilebildiği kadarı alınacak geri kalanı birliğin dışına!…
(Geçmişten günümüze devletimiz ve milletimiz için hayatını veren tüm şehitlerimizin aziz hatırasına.)
Yukarıdaki resim tarafımdan İngiltere devlet arşivi "Public Record Office" de bulunmuş ve özel arşivimde mevcuttur. İstanbul'daki İngiltere Yüksek Komiseri tarafından dışişleri bakanı Lord Curzon'a 19 Ekim 1919 'da gönderilen bu resimle ilgili İngiltere Yüksek Komiseri nin sunuş ve resmi tasvir eden yazısı aynen şöyledir:
"Efendim, Ülkedeki genel politik durumu gözden geçirdiğim 10 Ekim tarihli 1836/m/1031 numaralı telgrafımla ilgili olarak ilişikte komite ya da sözde komite lehine çalıştırılan ve geniş bir okuyucu kitlesine sahip günlük resimli bir gazetede basılacakken birkaç gün önce müttefik sansür işleri (komisyonu) tarafından engellenen çizimin fotoğrafik bir örneğini göndermekten onur duyarım. Bu çizim, çarpıcı bir biçimde "Milli Hareketin" ruhunu ve ideallerini göstermektedir. Zatıalinizin de takdir edeceği gibi, haritada boylu boyunca uzanan geniş ve yenilmemiş Türk mukavemetinin ayakları Trakya'ya kuvvetle basmaktadır. İstanbul ve Boğaziçi (askerin) diz bağının altındadır. Çekilmiş süvari kılıcı Konya, Aydın ve İzmir'i, işgalcilerden temizlemeye hazırdır ve sol kolu, başparmakla işaret parmağı arasında Van olmak üzere muhtemel Ermenistan ve Kürdistan üzerine yayılırken, yiğit bedeninin gövdesi Orta Anadolu'da rahatça istirahat ediyor. Gölgesi Diyarbakır üzerinde kapkara ve güneye doğru Suriye'ye yayılıyor. Yabancı olmayan Azerbaycan haritada işaretli ve İran sınırından Karadeniz'e doğru genişliyor. Kılıcının kını Kilikya'ya uzanıyor, anlamlı ve tehtitkar bakışları Mezopotamya'nın uzaklarına dikilmiş durumda. Sadık dostunuz. “
İngiliz Yüksek Komiserliği İstanbul 19 Ekim 1919
YAN GELİP YATAN ASKER, GÖMLEĞİ KEFEN ASKER, KANIYLA COĞRAFYAYI; BİZE VATAN YAPAN ASKER.
GEÇMİŞTEN GELECEĞE, YÜREKTE SIZIMSIN SEN. HEM EBED'İM, HEM DE EZELİMSİN SEN. YÜREĞİM ATTIĞINCA AYIMSIN, YILDIZIMSIN SEN.
VARLIĞIMDA KANIN VAR. CAN SANA KURBAN ASKER. HAKKINI İNKAR EDENİN, ELİM YAKASINDA ASKER.
VATANIM, HÜRRİYETİM, DİNİM, NAMUSUM... BUGÜN NEYE SAHİPSEM, KANINA CANINA BORÇLUYUM. SEN NE İÇİN ŞEHİTSEN,NAMUS BORCUMDUR SAVUNURUM.
NE ÇANAKKALE, SARIKAMIŞ, SAKARYA, DUMLUPINAR’I NE DE CUDİ, ERUH, BİNGÖL VE GABAR’I UNUTURUM. UNUTURSAM YOK OLUR NAMUSUM, VİCDANIM VE ONURUM... YÜREĞİM YÜREĞİNDE, YERİNDE RAHAT ASKER..
BIRAKTIĞIN HER MİRAS, MİLLETİME EMANET ! HER ZAMAN YÜREKTESİN, YASINI TUTAR ANNEM. SAHİBİN ALLAH AMMA, BİZ DE DUYARIZ MİNNET, KÜFÜRBAZ MEL'UNLARIN SÖVDÜĞÜ ANNEN, ANNEM !
MUSTAFA KEMAL DİYOR Kİ: "BİR DEVRE YETİŞTİK Kİ ONDA HERŞEY MİLLİ OLMALI NE YAZIK !!! BİZ DE BİR DEVRE YETİŞTİK Kİ, HAİNLER, CANİLER, KATİLLER "SAYIN" İMİŞ !!! MİLLET UĞRUNA CAN VERENLER "KELLE" İMİŞ !!! PEŞMERGE OYUNCAKLAR PERVASIZ, CENNETLE MÜJDELENEN ŞEHİTLER BİR HİÇ İMİŞ !!!
BÖYLE ZAMANLARDA... HAYKIRIR MİLLET BİRDEN. YETERRR..! "İŞ DÜŞTÜ BAŞA" ARTIK! "YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE" ARTIK !
YAN GELİP YATAN ASKER, GÖMLEĞİ KEFEN ASKER, KANIYLA COĞRAFYAYI; BİZE VATAN YAPAN ASKER.
GAFLETİ, DELALETİ VE HATTA HIYANETİ, BİR KALK DA BİTİR ASKER, UNUTMA..! GELİRKEN DE YANINDA KEMAL'İ GETİR ASKER !
7 EKİM 2007…Yer: Gabar Dağı..13 ocağa daha ateş düştü..13 gelecek daha söndü..13 aile babasız kaldı...adları Hasan,Ali,Mehmet,Hüseyin… hepsi bu vatanın evlatları Edirneli,Diyarbakırlı,Rize’li, Erzurumlu,yada Gaziantepli…Ne farkeder ki… hepsi Türk milletinin evinde rahat rahat yaşaması, yatağında rahat rahat uyuması için Gabar Dağı’ndaydılar ..
Gelin görün ki..Acı haber ajanslara düştü, kanallara ulaştı, milletin vergileri ile yayınlarını sürdüren devletin kanalları bile ara vermeden yayın akışına devam etti,acı haber tüm Türkiye’yi sararken kimisinde altyazı geçiyor, kimisinde de dansözlü eglence programları sanki hiçbir şey olmamış gibi sürüyordu, kiminde spor tartışması, sinema filmi , magazin,müzik, kiminde ise belgesel yayını vardı.
Yüzlerce kanal içinde ne ararsanız vardı ama, Şırnak'ta verdiğimiz 13 şehit haberi için hiç bir program yarıda kesilmedi,ekran kenarlarına siyah logolar konulmadı, gece gece bir spor programını arayarak program sunucusunu fırçalayıp kapalı tehditler savuran RTÜK Başkanı Zahit Akman, bu büyük acı habere rağmen dansözlü vur patlasınlı programa devam edenleri görmedi. 13 Şehit haberinin geldiği sıralarda bir spor programında olanca hararetiyle “Manisa’da Aziz Yıldırım'a küfredilmiş !” bu tartışılıyordu
Hrant Dink cinayeti duyulur duyulmaz sokaklara dökülen ve " hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Hrantız " diye tişort giyip slogan atanlarsa ortada yoklardı. Hiç kimse "hepimiz Türk’üz, hepimiz Mehmetçiğiz" demiyordu...
Bir ülkenin birkaç askeri,savaş halinde bile aynı anda can verse, o ülkede yer yerinden oynar, eğlence dünyası susar,yazılı ve görsel basın tek ses olarak ortak tepki verir.Ülkenin üniversiteleri,aydınları ve sanatçıları topluma önderlik ederek, askerlerin katledilişini kıyasıya kınayıp derin öfkelere tercüman olurlar. Hatta,ülkede "ulusal yas" ilan edilir.Bayraklar yarıya indirilip, radyo ve televizyonlar matem yayını yapar. Örneğin İspanya’da ayrılıkçı terör örgütü ETA’nın 30 Aralık 2006 tarihinde Madrid Barajas Havaalanı’nda yapmış olduğu ve Ekvador asıllı 2 vatandaşın hayatını kaybettiği bombalı eylemin ardından tüm ülkede öfke seli oluşmuştu. Başkent Madrid’in en önemli meydanlarından biri olan Colon’da Meydanı’ndaki protesto yürüyüşüne ülkenin birçok bölgesinden milyonlarca insan katılmış, kilometrelerce ellerinde İspanya bayrakları ile yürüyerek, aynı zamanda uzun süre slogan atarak Başbakan Zapatero’yu istifaya çağırmıştı.
Ama ülkemizde…13 vatan evladımız şehit düşüyor,Türkiye’de yaşam hiçbir şey olmamış gibi aynen devam ediyor.Teröre verdiğimiz şehitler olağan bir trafik kazası kayıpları gibi görülüyor. Sadece şehitlerin memleketlerinde yaşanan acı ve tepkiler var. Ateşler bu şekilde düştükleri yeri yakmayı sürdürüyor. Maalesef şehitleri kanıksadık, duyarsızlaştık, dolayısıyla tepkisizleştik.Bir ulusun toprakları üzerinde günde onlarca şehit verilmeye devam edildiği halde o milletin bireyleri hala gündelik yaşamlarını yaşamaya devam ediyor, televizyon kanallarındaki eğlenceler, hız kesmeden devam ediyorsa, o ulus için tehlike çanları çalmaya başlamış demektir.
İki haftada 30 şehit.. ey milletim!! DUYMUYOR MUSUN,GÖRMÜYOR MUSUN? Her gün şehitler verir hale geldik, terör İzmir’de de, İstanbul’da da, Şırnak’ta da, her yerde ocaklar söndürüyor. YETER ARTIK!
Şehit anaları bugün ağlıyor, tüm şehit aileleri bir daha ağlıyor, biz ağlıyoruz! Acılı şehit babası Tuncay Salgar, en büyük oğlunu şehit verdiğini ifade ederek, "Vatan sağolsun. İki oğlum daha var geride. Onları da göndereceğim askere” diyor.
Başbakanımız terörle yaşamaya alışacağımızı söylemişti; ben alışamıyorum!
Bugün 13 şehit annemiz daha oldu, daha kaç anne bu acıyı yaşayacak?
13 delikanlı şimdi bayrağa sarılmış memleketlerine gidiyor! Anneler, bacılar, yavuklular, nişanlılar, bebeler, babalar gözyaşları içinde bugün.
Güvenliğimiz için hâlâ ABD’den medet umanlar, klişe demeçler vermeyi sürdürüyor… “Terörle olan mücadele sürecimiz çok daha farklı bir şekilde yürüyecek” demecinin hemen arkasından ardı ardına 2 yeni şehit haberi daha…
Bu hain teröristlerin kardeşleri, hamileri TBMM çatısı altına kadar girebildiler. TSK’ya dil uzatan, dış mihrakların bu zavallı maşaları Türk milletine karşı açık savaş yürütmektedirler. Alt Kimlik –Üst kimlik diye etnik ayrıştırma siyaseti güdenler, AB uyum yasaları adı altında bölücülüğün yasal zeminini hazırlayanlar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Irak’ın kuzeyine girmesine TBMM’de engel olanlar, eli kanlı katillere “kardeşlerimiz” diyenler…Artık sabırlar taşmalı, en yasal ve demokratik şekilde meydanlara.
Keşke elimden gelse de bu 13 yiğidin herbirinin cenaze törenine katılıp sorabilsem cemaate "22 TEMMUZDA KİME OY VERDİNİZ?"
AKLIMIZI BAŞIMIZA TOPLAMA ZAMANI GELDİ DE GEÇİYOR… Bayrama günler kala kalleşlerin saldırısıyla yaşamını yitiren şehitlerimize ve geride bıraktıklarına borcumuzu ne yapsak ödeyemeyeceğimiz kesin, ama hiç değilse bu kez Milletçe bir bütün olduğumuzu göstermeye başlayabiliriz... Türk Milleti birlik ve beraberliğini göstermek için sönen ocaklardan biri olmayı beklemeden harekete geçmeli.
Siyasilerin fellik fellik kaçtığı Irak meselesine yedi düvelle savaşan Atatürk bakın nasıl bir çözüm üretmiş. Ve üstte gördüğünüz bayrağı da Irak bayrağı olarak düşünmüş...
4 Haziran 1920 de Irak'ta (Telafer) da başlayan kurtuluş hareketinin başkanı Mustafa Kemal’in arkadaşı Muhammet Cemil eli Halil efendi idi. Kurtuluş hareketi 27 Haziranda Felluce’ ye ve 30 Haziranda Ramisa'ya sıçradı. Akabinde diğer Irak illerine sıçradı.
Resmini gördüğünüz üzerinde ayyıldız ve “lailahe illallah” lafızları olan bayrak o günlerde Telafer, Felluce ve Ramisa'da direnen insanların ellerinde mevcuttu.
Bayrak hakkında bir diğer önemli iddia bayrağın tasarımının Anadolu’da ve Atatürk’ün katkılarıyla oluşturulduğu. O dönemde Irak’taki en önemli isim sayılan Ahmet İdris el Sunusi’nin Anadolu’da bulunması ve Irak topraklarındaki askeri komutan Muhammet Cemil eli Halil efendi’nin Teşkilat-ı Mahsusa’dan direkt Mustafa Kemal Paşa’ya bağlı olduğu iddiaları bu tezi güçlendiriyor.
Irak Demokrat Türkmen Partisi sözcüsü Kasım Ömer’in araştırmalarına göre Mustafa Kemal Paşa, 15 Nisan 1920 anlaşması ile İdrisi Sunusi'yi Irak'a kral yapacaktı, anlaşmaya göre halifelik Türkiye'de kalacak, herkes kendi milli kurtuluş mücadelesini verecek ve kurtuluştan sonra konfederasyona gidilecekti. Ancak Irak'ta İngilizler hakim olunca bu plan gerçekleşmedi.
Osmanlı'nın Ortadoğu stratejisi, Nusaybin, Deyrezur ve Telafer üçgenini kontrol altına almaya dayanıyordu. Bu üçgene hakim olan devletin Ortadoğu'ya hakim olacağı öngörülüyordu. Atatürk de bu stratejiyi benimsiyordu.
Atatürk’ün savaşın ortasındaki bir ülkenin “askeri lideri” olarak Ortadoğu meselesine kendi politikasını geliştirme çabası ile “ileri, müreffeh, AB’ye üye olmak üzere” Türkiye’nin kukla politikalarını karşılaştırırsak Irak’ta nelerin yapılmadığını daha kolay anlamış oluruz.
Bana bu güzel araştırma yazısını yollayan Uğraş B.'ye teşekkür ederim.
Rıfat Okçabol/Boğaziçi Üniversitesi 27 Temmuz 2007, Cuma
22 Temmuz'da oyların yüzde 47'sini alan partinin geçmiş icraatlarıyla ilgili gelişmelere kısaca bir göz atalım:
* Bu partinin eğitim bakanı Çelik, bir günde neredeyse tüm il ve ilçe milli eğitim müdürlerini değiştirmedi mi? Seçimden hemen önce, 14-15 bin okul müdürlüğüne adamlarını getirmedi mi?
* MEB'de olduğu gibi, TRT'de bile imam hatipliler/ilahiyat kökenliler yoğun bir biçimde yetkili makamlara atanmadılar mı? Her bakanlıkta kadrolaşma olmadı mı?
* Çelik, özel okullara en büyük desteği veren hükümet olmakla övünmüyor mu? "Küreselleşmenin önünde durulmaz, amacımız Avrupa'da çalışacak eleman yetiştirmektir" demiyor mu?
* ABD-DB-AB dayatmalı yeni ilköğretim programı uygulanmaya konmadı mı? MEB'in geleceği DB-AB destekli projelerle belirlenmiyor mu?
* Bu parti, eğitimde, siyasette, dış ilişkilerde ve iktisadi konularda ABD'nin, AB'nin, IMF'nin ve Dünya Bankası'nın istediklerini yapmaya çalışmıyor mu?
* Okullarda şeriatçı gösteriler artmadı mı?
* Danıştay, Çelik'in aldığı pek çok kararı iptal etmedi mi?
* Yetkilileri Danıştay'ın iptal ettiği atama kararlarını uygulamadıkları için defalarca ceza almadılar mı?
* Başbakanlık Müsteşarı yazılarında İslam devletini öven bir kişi değil miydi?
* Meclistekilerin önemli bir bölümü hakkında soruşturma dosyaları yok muydu? Meclise yeni gireceklerin önemli bir bölümünün de soruşturma dosyaları yok mu?
* Bu parti, "dokunulmazlığı kaldıracağız" dediği halde dokunulmazlıklara dokundu mu?
* Bu parti, bir önceki dönemde çıkarılan "nereden buldun" yasasını iptal etmedi mi? Başta maliye bakanına yarayacak af yasalarını çıkarmadı mı?
* Bu parti, "bir kereye mahsus olmak üzere" TÜBİTAK yönetim kurulunu değiştirmedi mi? Danıştay bu partinin TÜBİTAK'a yaptığı atamayı iptal ettiği halde, Danıştay kararına uyuldu mu?
* Birkaç yıl önce "bir dostun desteği" ile okuyan çocuk, babası başbakan olduktan sonra gemi sahibi olmadı mı? Kimi bakan çocukları şu birkaç yılda köşe dönmediler mi?
* İşsiz sayısı beş milyona yaklaşmadı mı?
* Ücretlinin cebindeki para erimedi mi? Açlık sınırı 853'e ve yoksulluk sınırı da 2.216 yeni liraya dayanmadı mı?
* Yoksulla varsıl arasındaki uçurum giderek artmıyor mu? Dolar milyarderi sayısı artmadı mı?
* Dış ve iç borç katlanmadı mı? İhracatımızın yüzde 80-90'ı ithalata bağımlı değil mi?
* Bu partinin liderleri, "Lan, ananı da al git; şeyini şey ettiğimin şeyi; şeyden çıkar gibi; gözünü toprak doyursun; sen sus; ..." gibi söylemleriyle öne çıkmadılar mı?
* Bu partinin lideri, "Devlet laik olur, yurttaş laik olmaz" derken yurttaşları yasalara karşı kışkırtmıyor mu?
* Bu partinin lideri, Cumhurbaşkanı adayını dayatmadı mı? Başaramayınca, Cumhurbaşkanını halkın seçmesi konusunda yalapşap anayasa değişikliğine gitmedi mi?
* Bu partinin lideri, (pek çok parti lideri gibi) neredeyse tek başına 550 milletvekili adayını belirlemedi mi?
* ABD, Kuzey Irak'ta sorun yaşadıklarımızla Kıbrıs ve Ege karasuları konularında sorunlar yaşadıklarımız seçimlerde bu partiyi desteklemediler mi?
Bu liste uzar gider; yazarken bile insanın yüreğini afakanlar basıyor. Bu özet durum, demokrasinin mi, hukukun mu, emekçinin mi kazandığını gösteriyor? Bu partinin lideri "yola devam" diyerek oy aldığına göre, yukarıda özetlenen (kazananı ve kaybedeni belli) durumların önemli bir bölümü katlanarak devam edecek, kazanan daha çok kazanacak ve kaybeden daha çok kaybedecek demektir. Asıl kayıp, kolay kazananlarla yoksullaşanların sağduyularını kaybetmesi değil midir?
Damarlarında Asil Kanın Aktığı Irkım, Benden Bahseder Destanım, Agıtım, Türküm, Ben TÜRK'üm, Taa Iliklerime Kadar MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'üm !..
BİZ DERT SOFRASINDAN BAL YEDİK, CAN VERDİK ASLA BOYUN EĞMEDİK . Ya Siz Kimsiniz ?
AZİZ ŞEHİTLERIMİZE ve ONLARI BÜYÜTÜP BU VATAN UĞRUNA ŞEHİT VEREN ANNELERİMİZE ARMAĞAN OLSUN.
Bir Savaşçı Vedası
Bilin ki, ölsem de, hep devlerle savaştım Ölmeden son bir defa saldırıp gideceğim Benim silahım yoktu, bilgimle,ellerimle dövüştüm Bu yalnız savaşlarda çıldırıp gideceğim
Bu dünya baştan yalan, bir tek Türk alemi gerçektir Ben kime eğileyim, Tanrı bir, Tanrı tektir Bilirim ki, amenna, kefenin cebi yoktur Ceplerimi kanımla doldurup gideceğim
Bir sen kal bu meydanda, bu nasıl bir savaştır Bir sen gerçeği unut, ya bu nasıl bir düştür Gelen bir akıl versin , bu ne garip bir iştir Alemi ; sözde kürdistan hayali görenlerin üstüne güldürüp gideceğim
Kalbimde bir bayrak var, asırlarca yaşı var Kırk parçaya bölünmüş bir milletin düşü var Gökyüzünün mavisi, bir "Bozkurt"un başı var Ben bu Türk bayrağını göğe kaldırıp gideceğim
Ben kar olup yağayım, bu dağlar sevmesin beni İmanlı bir Türk'üm ya, solcusu-sağcısı sevmesin beni Ben bu çağı sevmedim, bu çağda sevmesin beni Bu şerefsizlerin hayallerini en son öldürüp gideceğim
BEN YİNE DE "BÜYÜK TURAN"A DOĞRU OLAN YOLUMA GİDECEĞİM...!
Birileri Türkiye'nin nükleer macerasından rahatsız.
Uzun yıllar önce; İngiltere'nin koordinatörlüğünde Pakistan'la Türkiye arasında imzalanan özel anlaşmalarla başlayan bu nükleer birliktelik son yıllarda daha kamuya maledilen bir boyut kazanmaya başladı.
( Kenan Evren'le Pakistan Devlet Başkanı Ziya Ül Hak arasındaki o aşırı sevgi gösterilerini herkes "iki diktatörün aşkı" olarak yorumlardı ama nedense Türkiye'nin Pakistan Devlet Başkanları ile bu aşırı aşkı bugünde Müşerref ile sürüyor. Türkiye-Pakistan yakınlığını daha derinden incelemek isteyenlere romantik bir tüyo vermiş olalım)
Ertelene ertelene dünya ihale tarihine geçen nükleer santral ihalelerinde somut bir noktaya gelindi...
Daha sonra kamuoyuna İncirlik üssünde 60 tane nükleer bomba olduğu bilgisi sızdırıldı; bu gizli bilgi açık bilgi haline dönüştürüldü.
ABD ile Türkiye arasında 26 Temmuz 2000 tarihinde imzalanan ama bir türlü Bakanlar Kurulu'ndan geçmeyen "Nükleer Enerjinin Barışçıl Kullanımına İlişkin İşbirliği Anlaşması" ve ekindeki mutabakat zaptı 09 Temmuz 2006 tarihinde, yani anlaşmanın imzalanmasından tam altı ay sonra imzalandı.Bu anlaşma ile Türkiye'nin nükleer enerji macerası ABD'nin denetimine açıldı.
Tesadüfe bakın ki; aynı dönemlerde dünyadaki nükleer lobinin en güçlü şirketlerinden dünya devi General Electric ; Garanti Bankası üzerinden İstanbul semalarına yerleşti.
Türkiye'de nükleer santral kurulması ve işletilmesinin çerçevesini belirleyen yasa bir kaç gün önce 10 Mayısta sessiz sedasız TBMM'den geçti.
Bütün bunlar İran'ın nükleer macerasının dünya kamuoyunda yeni bir savaşın bahanesi olarak sahnelenmeye başladığı dönemde gerçekleşti.
Çok ilginçtir;
kitabının İngilizce'ye çevrilmesi ile ilgili olarak ABD'ye giden Zülfü Livaneli'yi Harvard'daki temasları sırasında oradaki "uzmanlar"
"Dünyada çalınmış 404 nükleer bomba var"
cümlesi ile tohumladılar ve bu tohum Türkiye'de Habertürk üzerinden kamuoyunda filizlendirildi.
Kamuoyunun "terörist nükleer bomba" korkusu tazelendi.
Dikkatinizden kaçmasın; 400 bomba değil, 497 bomba değil; 404 bomba denildi. 404'ün sembolük anlamını araştırmayı; bu yazının çerçevesini saptırmamak adına sizlere bırakıyorum.
Nükleer macerasını Anglo-Sakson "müttefiklerinin" gözetiminde ve denetiminde Pakistan üzerinden derinleştiren ve bugünlere gelen Türkiye'de son bir hafta içinde iki olay meydana geldi.
Biri;
İran'ın Tebriz kentine gitmek üzere Trabzon'dan havalanan iki kişilik özel bir uçağın enkazı; radardan kaybolduktan iki gün sonra Soğanlı dağlarında bulundu.
İngiliz pilot Mihiael Newman'ın kullandığı uçağın diğer yolcusu ise Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref'in emir subayı ve pilotu emekli general Zakaullah Bhangoo idi.
İçişleri Bakanı'nın "olay araştırılıyor. Sözkonusu kişiler izlenmekteydi" sözleri ; uçağın yolcularının niteliği konusundaki şüpheleri bir kat daha arttırdı.
İkinci olay ise bugün yaşandı.
Ankara Ulus'ta gerçekleştirilen bombalı saldırıda 6 kişi yaşamını yitirirken; onlarca vatandaşımız yaralandı.
Tesadüfe bakın ki; bu olayda da ölenlerden biri, yaralananlardan da dördü Pakistan'lı.
Ankara'da Savunma Sanayi fuarına katılmak için bulundukları sırada; insan trafiğinin çok yoğun olduğu, dolayısı ile takip-karşı takip operasyonları için ideal bir coğrafya sağlayan Ulus'ta bir intihar saldırısının kurbanları arasında yeraldılar.
Bir hafta ara ile Türkiye; 6 Pakistanlının ölümü ile sonuçlanan iki kritik olaya sahne oldu.
Bu sahneyi anlamlandıran iki ayrıntı daha mevcut.
Biri ; bu eylemin Edip Başer'in görevinden alınması ile ilgili yaptığı basın toplantısı ile aynı güne denk gelmesidir.
İkincisi ve daha anlamlısı ise; Yaşar Büyükanıt'ın; kuvvet komutanları ile birlikte olay yerini incelemeye gitmesidir.
Yaşar Büyükanıt daha önce ne zaman bir bombalama olayı sonrasında ordunun varlığını hissettirmişti hatırlıyor musunuz?
HSBC bombalamaları sonrasında; medya kadrajına sokulmasa da, 1. Ordudan bazı birimler hemen olay yerine sevkedilmişti.
1. ordunun o dönemki komutanı kimdi? Yaşar Büyükanıt.
Kendisi Ulus'taki bomba olayı sonrasında olay yerinde yaptığı inceleme ve "bu olay organize bir terör eylemi" mesajı ile bu saldırının askeri bir saldırı olduğunu gördüklerini mesajını karşı tarafa iletmiş oldu.
Patlayıcı C-4; 404'ün ilk dördü.
En az bir tane daha var.
Yaşar Paşa; başka büyük şehirlerde de olabilir derken bu ikinci 4'ü kastetti.
Kerkük senaryosu derinleşiyor sevgili okur.
Türkiye'nin "müttefikleri" ile ilişkilerini Türkiye aleyhine gittikçe derinleştirecek Kerkük ve Nükleer Enerji rotalarının birilerini; Türkiye'yi yönetenleri rahatsız ettiğinden daha fazla rahatsız ettiği anlaşılıyor.
Bombaların kaynağını doğru tespit eden Yaşar Paşa'nın; bu tahrike kapılmamasını ve yaşadığımız ikonik terör çağında Ulus'taki bombayı çok daha derinlikli okumasını umut ediyoruz.
Ve Bilderbergcilere ufak bir notumuz var:
"Yaşar Paşa'nın kasettiği ikinci bombayı ciddiye alsanız iyi edersiniz"
Ne olur ne olmaz. Ulus'taki gariban öldüğü ile kalır; sizsiz bu dünya ne yapar!
(Not : Yazının başlığındaki ikonik terör kavramı ile neyi kasettiğimizi merak edenleri, 26 Temmuz 2005 yılında kaleme aldığımız ; "İkonik Terör döneminde Uluslararası Koloni Yaratma Sanatı" başlıklı Jeo-Kritik raporunu okumaya davet ediyoruz)