EREĞLİ GENÇLİK - Blogcu


EREĞLİ GENÇLİK

8/4/2008 - Uyarı

Kategori: NE_YAPMALI










0 YorumYorum yaz!Bağlantı

7/1/2008 - İsveç AB’den Çıkmak İstiyor

   İsveç AB’den Çıkmak İstiyor

İsveç basınında son günlerde gündemde Avrupa Birliği var.Nedeni AB tam üyesi olan ülkede, gün be gün büyüyen AB karşıtlığı.

Dünyanın kişi başına düşen ulusal geliri en fazla olan ülkelerinden biri olan İsveç’te de AB karşıtlığı büyüyor, Türkiye’mde de. Avrupa Birliği’nin egemenlik haklarına karışmasına isyan eden İsveç’te ülke genelinde yapılan ankete katılanların yüzde 55′i, AB üyeliğinden çekilmek istediğini belirtirken, yüzde 37’si AB’de kalmak istediklerini söylüyor.İsveç basını, AB’nin uzun süredir İsveç’in iç ve dış politikasına karıştığını ve bu durumun halkın tepkisine neden olduğunu yazıyor. İsveç’in AB’ye değil,AB’nin İsveç’e ihtiyacı var diyen İsveçliler kitlesel eylemlere hazırlanıyor. O İsveç ki, sosyal devlet yapılanmasıyla ilerici bir model olarak sunulan ülkelerin başında gelen İsveç.

Bilindiği gibi dünyanın en milliyetçi ve ayrıca gönençli toplumlarından İngiltere ve İsviçre de AB üyesi olmayı istemediler.Avrupa Birliği’ni kuran ülkelerin örneğin Fransa ve Almanya’nın bugünkü siyasi ve ekonomik güçlerini Avrupa Birliği’ni kurmadan önce sağladıkları da unutulmaması gereken bir gerçeklik.Ayrıca; Avrupa kıtası dışında ABD,Çin,Rusya gibi devler de büyümelerini herhangi bir birliğe girmeye borçlu değiller.
Özetle anlatmak istediğim doğal kaynakları,jeo-stratejik coğrafi konumu ama bence hepsinden de önemlisi genç nüfusu ile Türkiye’nin çağdaşlama yönünde ilerleyebilmesi için elindeki bu altın değerleri iyi değerlendirmek, iyi planlamaktan başka birşeye, Avrupa Birliği’ne ihtiyacı yok. Avrupa Birliği’nin art niyetli öğütlerini uygulamaktansa Atatürk’ün öğütlerine kulak vermek daha önemli ve hatta AB’nin istekleri ile Atatürk ilkeleri önemli ölçüde de çatışıyor.Zaman zaman “Kemalizm’den vazgeçilmesini” öneren,AB yolunda en büyük engelin “Kemalizm” olduğunu söyleyen AB sözcülerinin niyetlerini anlamak için; Atatürk’ün  6 Mart 1922’de TBMM’de söylediği şu sözlerini iyi anlamak yeterli:

Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihatiyle, planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir.”

Bizi temsil edenlerin üyesi olmak için kapısına yüz sürdüğü, her türlü aşağılanmaya,azara, dayatmaya varan isteklere katlanılan bu sonu belirsiz, ucu açık AB macerasında yaşanan dönüşümler Türk halkında alerji yarattı. Uyum adına çıkarılan yasaların Türkiye’ye ve Türk halkına uydurulması çabalarının terör başta olmak üzere doğurduğu olumsuz sonuçlar AB’ne olan güveni sıfıra daha da yaklaştırdı. Tüm anketlerin ortaya koyduğu gerçek şu ki Türk halkının önüne yıllar yılı varsıllaşma düşü,çağdaşlaşma hedefi olarak sunulan AB sürecini destekleyenlerin oranı, karşı çıkanların oranının altında. Tüm tek yanlı propogandalara,bu amaçla akıtılan onca AB fonuna karşın.

Özgür iradesiyle düşünemeyen, sorgulama eksikliği bulunan,sunulan seçeneklerin dışında düşünemeyen bireyleri yaratan, programlayan eğitim dizgesi, herşeye takım tutar gibi, siyah-beyaz,karşıyım-değilim genellemeci anlayışı ve kısırlığıyla bakılmasını getiriyor. AB konusuna da böyle bakılıyor.

AKP’nin oyu artıyormuş,iktidarın yarı resmi gazetelerinden birinde manşetten verilen müjde(!!) bu.2007 yılında ülkemde milyonlar meydandaydı; iktidarın ABD ve AB’nin planlarına kusursuz uyumu milli refleksi tavana vurdurdu ve ABD ve AB’den yediğimiz kazıklar,çiğnenen onurumuz kitlelere “Ne ABD, Ne AB Tam Bağımsız Türkiye!”sloganlarını attırdı.Ama gelin görün ki 22 Temmuz’da halk desteğini AB/ABD politikalarıyla en uyumlu partiye verdi.Bunun analizini sonraki yazılarımızda yapacağız.

Bakıyoruz Avrupa Birliği halkı, Türkiye'yi istemiyor... Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya ve İspanya'da yapılan bir ankette, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkanların oranı Fransa'da yüzde 71, Almanya'da yüzde 66'yı bulurken, 5 ülkeden hiçbirinde destek oranı yüzde 40'a ulaşmıyor.

Bakıyoruz Türk halkı da artık “olmaz olsun böyle AB süreci” diyor.Transatlantik Eğilimler 2007 raporu, Türkiye’deki AB ve Amerikan karşıtlığının yükselmeye devam ettiğini gösteriyor.

Yani ne AB halkı ne de Türk’ler, iki taraf da birbirini istemiyor.İçindeki Türk’leri yıllar yılı hazmedemeyen Avrupalı sadece Türkiye’ye özel bir düzenlemeyle “hazmedilebilme” koşulunu getirdi. Bu şu demek olabilir mi? AB macerası sonunda Türkiye AB’nin verdiği tüm ev ödevlerini yapsa bile hazmedilebildiği kadarı alınacak geri kalanı birliğin dışına!…

GÜNEŞ ERKUL

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

24/10/2007 - Yan Gelip Yatan Asker

 

 

YAN GELİP YATAN ASKER

(Geçmişten günümüze devletimiz ve milletimiz için hayatını veren tüm şehitlerimizin aziz hatırasına.)

 
 Yukarıdaki resim tarafımdan İngiltere devlet arşivi "Public Record Office" de bulunmuş ve özel arşivimde mevcuttur. İstanbul'daki İngiltere Yüksek Komiseri tarafından dışişleri bakanı Lord Curzon'a 19 Ekim 1919 'da gönderilen bu resimle ilgili İngiltere Yüksek Komiseri nin sunuş ve resmi tasvir eden yazısı aynen şöyledir:
 
 "Efendim, Ülkedeki genel politik durumu gözden geçirdiğim 10 Ekim tarihli 1836/m/1031 numaralı telgrafımla ilgili olarak ilişikte komite ya da sözde komite lehine çalıştırılan ve geniş bir okuyucu kitlesine sahip günlük resimli bir gazetede basılacakken birkaç gün önce müttefik sansür işleri (komisyonu) tarafından engellenen çizimin fotoğrafik bir örneğini göndermekten onur duyarım. Bu çizim, çarpıcı bir biçimde "Milli Hareketin" ruhunu ve ideallerini göstermektedir. Zatıalinizin de takdir edeceği gibi, haritada boylu boyunca uzanan geniş ve yenilmemiş Türk mukavemetinin ayakları Trakya'ya kuvvetle basmaktadır. İstanbul ve Boğaziçi (askerin) diz bağının altındadır. Çekilmiş süvari kılıcı Konya, Aydın ve İzmir'i, işgalcilerden temizlemeye hazırdır ve sol kolu, başparmakla işaret parmağı arasında Van olmak üzere muhtemel Ermenistan ve Kürdistan üzerine yayılırken, yiğit bedeninin gövdesi Orta Anadolu'da rahatça istirahat ediyor. Gölgesi Diyarbakır üzerinde kapkara ve güneye doğru Suriye'ye yayılıyor. Yabancı olmayan Azerbaycan haritada işaretli ve İran sınırından Karadeniz'e doğru genişliyor. Kılıcının kını Kilikya'ya uzanıyor, anlamlı ve tehtitkar bakışları Mezopotamya'nın uzaklarına dikilmiş durumda. Sadık dostunuz. “

İngiliz Yüksek Komiserliği
İstanbul 19 Ekim 1919

 
YAN GELİP YATAN ASKER,
GÖMLEĞİ KEFEN ASKER,
KANIYLA COĞRAFYAYI;
BİZE VATAN YAPAN ASKER.

GEÇMİŞTEN GELECEĞE,
YÜREKTE SIZIMSIN SEN.
HEM EBED'İM, HEM DE EZELİMSİN SEN.
YÜREĞİM ATTIĞINCA AYIMSIN, YILDIZIMSIN SEN.

VARLIĞIMDA KANIN VAR.
CAN SANA KURBAN ASKER.
HAKKINI İNKAR EDENİN,
ELİM YAKASINDA ASKER.

VATANIM, HÜRRİYETİM, DİNİM, NAMUSUM...
BUGÜN NEYE SAHİPSEM,
KANINA CANINA BORÇLUYUM.
SEN NE İÇİN ŞEHİTSEN,NAMUS BORCUMDUR SAVUNURUM.

NE ÇANAKKALE, SARIKAMIŞ, SAKARYA, DUMLUPINAR’I
NE DE CUDİ, ERUH, BİNGÖL VE GABAR’I UNUTURUM.
UNUTURSAM YOK OLUR NAMUSUM, VİCDANIM VE ONURUM...
YÜREĞİM YÜREĞİNDE, YERİNDE RAHAT ASKER..

BIRAKTIĞIN HER MİRAS, MİLLETİME EMANET !
HER ZAMAN YÜREKTESİN, YASINI TUTAR ANNEM.
SAHİBİN ALLAH AMMA, BİZ DE DUYARIZ MİNNET,
KÜFÜRBAZ MEL'UNLARIN SÖVDÜĞÜ ANNEN, ANNEM !

 

MUSTAFA KEMAL DİYOR Kİ:
"BİR DEVRE YETİŞTİK Kİ ONDA HERŞEY MİLLİ OLMALI
NE YAZIK !!!
BİZ DE BİR DEVRE YETİŞTİK Kİ,
HAİNLER, CANİLER, KATİLLER "SAYIN" İMİŞ !!!
MİLLET UĞRUNA CAN VERENLER "KELLE" İMİŞ !!!
PEŞMERGE OYUNCAKLAR PERVASIZ,
CENNETLE MÜJDELENEN ŞEHİTLER BİR HİÇ İMİŞ !!!

BÖYLE ZAMANLARDA...
HAYKIRIR MİLLET BİRDEN.
YETERRR..!
"İŞ DÜŞTÜ BAŞA" ARTIK!
"YA DEVLET BAŞA, YA KUZGUN LEŞE" ARTIK !

YAN GELİP YATAN ASKER,
GÖMLEĞİ KEFEN ASKER,
KANIYLA COĞRAFYAYI;
BİZE VATAN YAPAN ASKER.

GAFLETİ, DELALETİ VE HATTA HIYANETİ,
BİR KALK DA BİTİR ASKER,
UNUTMA..!
GELİRKEN DE YANINDA KEMAL'İ GETİR ASKER !

Dr. Mehmet Çevik

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*Hakan'a teşekkürler...

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

21/10/2007 - Kurşun Yağıyor / Kanlar Akıyor

Kategori: NE_YAPMALI
sehitler
 
KURŞUN YAĞIYOR / KANLAR AKIYOR / DUYARSIZ AZINLIK / CAMDAN BAKIYOR

20.10.2007’de Ereğli’de “Şehitlere Saygı” adı altında bir yürüyüş düzenlendi. Ulusal basında da yer bulan kimi haberlerden edindiğimiz bilgilere göre 15–20.000 kişi yürümüşüz. Herhangi bir siyasi gruba mal edilmeden, tüm Ereğli’nin çoğunlukla katıldığı güzel bir etkinlik oldu. Düzenleme kurulunun eşsiz çabasını da özellikle kutlamak istiyorum.

Bürokratlarımızdan, üniversitelilere, analarımızdan, çocuklarımıza herkes oradaydı. Ben de bu vatanın bir evladı olarak elbette katıldım yürüyüşe… Benim de öğretmenliğimi yapan insanları gördüm ve benim öğrencilerimi de…

Aslında bu yazıyı hiç yazmayacaktım. İçime gömecektim içimi acıtanları… Ama “Halk Oylaması”nın yapıldığı bugün, 21.10.2007 tarihinde, yani yürüyüşü yapmamızın hemen ardından bir gün sonra, yine aynı kalleşliği yapmaları artık benim de sabrımı taşırdı. Haberi, sandık kurulundaki görevimi yaparken aldım. Telefonla bana bunu ileten arkadaşıma hiçbir şey diyemedim. Boğazımın düğümlenmesi bir yana hemen dışarı çıktım ve inanın ağladım. Ben askerliğimi Diyarbakır’da takım komutanı olarak yaptım ve Pazartesi, yani yarın askerlik şubesine giderek yeniden ve göreve hazır bir gönüllü olduğumu bildireceğim. Hiçbir şey umurumda değil artık ve hiçbir şey umurumda olmadan yazacağım bu yazıyı, artık yeter! Birilerinin bu vatanın çocuklarını ciddiye alması için bizim de mi dağa çıkmamız lazım?

Önce ilçemizde gözlemlediğim ve beni çokça üzen kimi belirlemelere değinmek istiyorum:

 

1-                          Cuma günü sabah okulda, andımızdan sonra (Hani o her sabah ezberden tekrarladığımız ve “…yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.”, “Varlığım, Türk varlığına armağan olsun!” dediğimiz o andımızdan sonra) yürüyüşü duyurmuştum tüm öğrencilerime. Birkaç teneffüs sonra bir öğrencim geldi. “Afiş yazmayı düşündüğünü” söyleyerek elinde afişe yazmak istediği sözlerin olduğu bir kâğıdı uzatıp “bunların uygun olup olmadığını” sordu. Kâğıda baktım, güzel ve uygun sözlerdi. Yalnız bir tanesinin üzeri karalanmıştı. Sordum merakla, “Bunu neden karaladın? Ne yazıyordu burada?” dedim. “ ‘Kahrolsun pkk!’ yazıyordu hocam.” dedi. Peki, neden karaladın?” diye hayret ve merakla sordum. Aldığım cevap daha da şaşırttı beni ve adeta yıktı: “Hocam sınıf öğretmenimiz X Hanım bunun sert olduğunu, ağır olduğunu söyledi.” “Tamam, çocuğum. Öğretmenin dediyse doğrudur.” deyip onu yolladıktan sonra soluğu X Hanım’ın yanında aldım. Uygun bir dille “Bebek katilinin posterini alıp, bölücü sloganlarla en büyük kentlerimizin orta yerlerinde belediye otobüslerini yakmaya cesaret etmenin ağır olup olmadığını” sordum. “O bölücüler bile bu tür eylemlerinden dolayı zarar görmezken, ab-d yasaları çerçevesinde bu eylemleri insan hakkı (!) sayılırken; ilçemizde ‘Şehitlere Saygı’ adıyla düzenlenen ve tüm ilçenin ortaklaşa düzenlediği, bürokratların da desteklediği ve katıldığı bir yürüyüşte ‘Kahrolsun pkk!’ sloganının kullanılmasının neden ağır olacağını düşündüğünü” sordum. Ve ekledim: “Yoksa pkk kahrolmasın mı? Biz bu yürüyüşü ne için yapıyoruz? Terörü lanetlemek için değil mi? ‘Lütfen’ diyerek, rica ederek mi lanetleyeceğiz? Kahrolsun deyince ayıp mı olur onlara?” Bana verdiği cevaplar trajikomikti. Buraya yazmayacağım bile… Ancak bana söylediği bir cümle vardı ki ne durumda olduğumuzu bir anda anlayıverdim: “Şey… Hocam… Aslında ben bu yürüyüşü sizin düzenlediğinizi sanmıştım…” Hiçbir şey demedim. Öğretmenler odasından çıkarken panoda gözüme takılan “20.10.2007’de (Yürüyüş günü yani) X Hanım’ın altın günü vardır.” yazısı olay hakkında daha açıklayıcı oldu benim için… Bunu kendi düzenledikleri gün tarzı bir şey sanıyordu galiba hanımefendi ve aslında bir aydır bangır bangır duyurulan bu etkinliği hiç duymamıştı veya duysa bile hiç de umurunda değildi. Üstelik kimin düzenlediğinin ne önemi var? Kimin düzenlediği değil, kim için düzenlendiği önemli değil mi? Gün bugün değil miydi? Gün görmeyen o şehitler için bir kez olsun gün yapılmasa olmaz mıydı? Şehitler hepimizin değil miydi?
 
ana
 
2-                          Çocuklarını bu yürüyüşe göndermedikleri gibi kendileri de katılmayan kimi velilere bu sözlerim: Çocuklarınızı bugün bu yürüyüşe göndermediniz korumacı duygularla… Peki, çocuklarını vatan koruması için askere gönderen ve onları şehit veren, onları bir daha hiç koruyamayacak o anne-babaların acısını anlayabilir misiniz biraz olsun? Onların evlatları bir daha geri dönemeyecek biliyor musunuz? Onlar hepimizin evlatları değil mi yoksa? Siz kendi çocuklarınızı bugün yollamadınız bu tepki ve destek yürüyüşüne… Peki, aynı çocuğunuzu yarın askere yolladığınızda şehit olup gelirse mi (Dikkat edin “Allah göstermesin” demedim) yürüyüş yapacaksınız? Bu acıyı sahiplenmek için buna gerek var mı? Ateşin bizi de yakması için mutlaka bize de değmesi mi gerekir? İçinde yaşadığımız aynı vatan için şehit olmadılar mı o yiğitler? Yoksa sadece onların vatanı mıydı korudukları?
 3-                          Yürüyüş günü –esnafların açık olması haydi bir yana da- ilçemizdeki birçok dershane hangi mantıkla ders yaptı? Bu yürüyüş her gün mü yapılıyordu? Bir gün ders yapmasalar ve hatta çocukları da alarak yürüyüşe gelselerdi daha “eğitici” olmaz mıydı? Bu da bir ders değil midir? Hatta en önemli ders bu değil midir? Yoksa dershanelerin amacı “eğitim-öğretim” değil mi! Esnaftan bir farkınız olmalı değil miydi?  O dershanelerinizin üzerinde bulunduğu vatan için canlarını, kanlarını feda eden şehitlere yarım günlük saygı çok muydu? Yürümek yerine sadece camlarından baktığınız o dershaneniz hangi vatanda beyler? Yoksa bu vatan sizin değil mi? Yoksa bu şehitler sadece bizim mi?

4-                          Ve yine aynı dershanelerde, “Aman canım, biz yürüsek, bağırsak ne değişecek!” gibi sığ düşüncelerini çocuklara aktarmaya çalışan sözde öğretmenlere sesleniyorum! Orada şehit olan ana kuzuları şöyle dedi mi: “Aman canım, bir benim gitmemle mi vatan kurtulacak? Ben gitmesem bir şey değişmez!” dedi mi? Evet, haklısınız; belki sizlerin gelmemesi bir şeyi değiştirmezdi. (Ki zaten bu mantıkta iseniz gelip gelmemeniz kesinlikle bir şeyi değiştirmez.) Fakat çok daha kalabalık olmamız, şehitlere sahip çıkmamız anlamına gelip de bölücülerin heveslerini o kirli kursaklarında bırakmaz mı? Bu yürüyüşte 100–200 kişi olsaydı -Allah’tan ki bu millet daha ölmedi ve gerçek vatanseverler hala çoğunlukta- bölücülerin pis salyaları yılışık suratlarından iştahla akmayacak mıydı?

5-                          ab-d = pkk olduğuna göre ve bunu sağır sultan bile duymuş iken yapılacak olan yürüyüşte kim neden ab-d aleyhine slogan atılmasını istemedi? “Kahrolsun ab-d” demek kimi, neden rahatsız ediyor?  Yoksa ab-d kahrolmasın mı? pkk’yı buş beyinliler (bush) desteklemiyor mu? Yoksa haberimiz yok da doğrudan buş’a (bush) mı bağlıyız? Bizi ab-d mi yönetiyor? Değilse bu tür ab-d karşıtı sloganlara neden izin verilmedi? Biz kiminle savaşıyoruz sizce beyler? Hala dost ve ortak mıyız sanıyorsunuz? Yoksa siz onlarla hala dost ve ortaksınız da bizim bilmediğimiz bir şey mi var?

6-                          Son olarak askerlik bile yapmamış adamların, teorik veya taktik hiçbir önbilgiye sahip olmadan faturayı orduya keserek “Ordu bu işi başaramıyor” saçmalıklarını ima edip “Başka ülkelerde Genelkurmay bu durumlarda istifa ederdi” diye zırvalamaları beni çileden çıkarıyor.

Yürüyüşe katılan tüm Ereğli halkına teşekkür ediyorum. Özellikle gözlerinde bağımsızlık kıvılcımları çakan öğrencilerimin ışıltılı gözlerinden öpüyorum. Sizler olduğunuz sürece biz de var olacağız! Her şey sizin için çünkü siz VATANsınız!
 
ersancaktar
 
21.10.2007
0 YorumYorum yaz!Bağlantı

16/10/2007 - Gabar Dağı'ndan Yüreklere Düşen Ateş (3.Etap)

Kategori: NE_YAPMALI

 

7 EKİM 2007…Yer: Gabar Dağı..13 ocağa daha ateş düştü..13 gelecek daha söndü..13 aile babasız kaldı...adları Hasan,Ali,Mehmet,Hüseyin…  hepsi bu vatanın evlatları  Edirneli,Diyarbakırlı,Rize’li, Erzurumlu,yada Gaziantepli…Ne farkeder ki… hepsi Türk  milletinin evinde rahat  rahat yaşaması, yatağında rahat rahat uyuması için Gabar Dağı’ndaydılar ..


Gelin görün ki..Acı haber ajanslara düştü, kanallara ulaştı, milletin vergileri ile yayınlarını sürdüren devletin kanalları bile ara vermeden yayın akışına devam etti,acı haber tüm Türkiye’yi sararken kimisinde altyazı geçiyor, kimisinde de dansözlü eglence programları sanki hiçbir şey olmamış gibi sürüyordu, kiminde  spor tartışması, sinema filmi , magazin,müzik, kiminde  ise belgesel yayını vardı.


Yüzlerce kanal içinde ne ararsanız vardı ama,  Şırnak'ta verdiğimiz 13 şehit haberi için hiç bir program yarıda kesilmedi,ekran kenarlarına siyah logolar konulmadı, gece gece bir spor programını arayarak program sunucusunu fırçalayıp kapalı tehditler savuran RTÜK Başkanı Zahit Akman, bu büyük acı habere rağmen dansözlü vur patlasınlı programa devam edenleri görmedi. 13 Şehit haberinin geldiği sıralarda bir spor programında olanca hararetiyle “Manisa’da Aziz Yıldırım'a küfredilmiş !” bu tartışılıyordu

 

Hrant Dink cinayeti duyulur duyulmaz sokaklara dökülen ve " hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Hrantız " diye tişort giyip slogan atanlarsa ortada yoklardı. Hiç kimse "hepimiz Türk’üz, hepimiz Mehmetçiğiz" demiyordu...


Bir  ülkenin birkaç askeri,savaş halinde bile aynı anda can verse, o ülkede yer yerinden oynar, eğlence dünyası susar,yazılı ve görsel basın tek ses olarak  ortak tepki verir.Ülkenin üniversiteleri,aydınları ve sanatçıları topluma önderlik ederek,  askerlerin katledilişini kıyasıya kınayıp  derin öfkelere tercüman olurlar.  Hatta,ülkede "ulusal yas" ilan edilir.Bayraklar yarıya indirilip, radyo ve televizyonlar  matem yayını yapar. Örneğin İspanya’da ayrılıkçı terör örgütü ETA’nın 30 Aralık 2006 tarihinde Madrid Barajas Havaalanı’nda yapmış olduğu ve Ekvador asıllı 2 vatandaşın hayatını kaybettiği bombalı eylemin ardından tüm ülkede öfke seli oluşmuştu.  Başkent Madrid’in en önemli meydanlarından biri olan Colon’da Meydanı’ndaki protesto yürüyüşüne ülkenin birçok bölgesinden milyonlarca insan katılmış,  kilometrelerce ellerinde İspanya bayrakları ile yürüyerek, aynı zamanda uzun süre slogan atarak Başbakan Zapatero’yu istifaya çağırmıştı.

Ama ülkemizde…13 vatan evladımız şehit düşüyor,Türkiye’de yaşam hiçbir şey olmamış gibi aynen devam ediyor.Teröre verdiğimiz  şehitler olağan bir trafik kazası kayıpları gibi görülüyor. Sadece şehitlerin memleketlerinde yaşanan acı ve tepkiler var. Ateşler bu şekilde düştükleri yeri yakmayı sürdürüyor. Maalesef şehitleri kanıksadık,  duyarsızlaştık, dolayısıyla tepkisizleştik.Bir ulusun toprakları üzerinde günde onlarca şehit verilmeye devam edildiği halde o milletin bireyleri hala gündelik yaşamlarını yaşamaya devam ediyor, televizyon kanallarındaki eğlenceler, hız kesmeden devam ediyorsa, o ulus için  tehlike çanları çalmaya başlamış demektir.


İki haftada 30 şehit.. ey milletim!! DUYMUYOR MUSUN,GÖRMÜYOR MUSUN? Her gün şehitler verir hale geldik, terör İzmir’de de, İstanbul’da da, Şırnak’ta da, her yerde ocaklar söndürüyor. YETER ARTIK!

 

Şehit anaları bugün ağlıyor, tüm şehit aileleri bir daha ağlıyor, biz ağlıyoruz! Acılı şehit babası Tuncay Salgar, en büyük oğlunu şehit verdiğini ifade ederek, "Vatan sağolsun. İki oğlum daha var geride. Onları da göndereceğim askere” diyor.

 

Başbakanımız terörle yaşamaya alışacağımızı söylemişti; ben alışamıyorum!


Bugün 13 şehit annemiz daha oldu, daha kaç anne bu acıyı yaşayacak?


13 delikanlı şimdi bayrağa sarılmış memleketlerine gidiyor! Anneler, bacılar, yavuklular, nişanlılar, bebeler, babalar gözyaşları içinde bugün.

 

 

Güvenliğimiz için hâlâ ABD’den medet umanlar, klişe demeçler vermeyi sürdürüyor… “Terörle olan mücadele sürecimiz çok daha farklı bir şekilde yürüyecek” demecinin hemen arkasından ardı ardına 2 yeni şehit haberi daha…

 

Bu  hain teröristlerin kardeşleri, hamileri  TBMM çatısı altına kadar girebildiler.  TSK’ya dil uzatan, dış mihrakların bu zavallı maşaları  Türk milletine  karşı açık savaş yürütmektedirler. Alt Kimlik –Üst kimlik diye  etnik ayrıştırma siyaseti  güdenler, AB uyum yasaları adı altında bölücülüğün yasal zeminini hazırlayanlar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Irak’ın kuzeyine girmesine TBMM’de engel olanlar, eli kanlı katillere “kardeşlerimiz” diyenler…Artık sabırlar taşmalı, en yasal ve demokratik şekilde meydanlara.

 

Keşke elimden gelse de bu 13 yiğidin herbirinin cenaze törenine katılıp sorabilsem cemaate "22 TEMMUZDA KİME OY VERDİNİZ?"
 


AKLIMIZI BAŞIMIZA TOPLAMA ZAMANI GELDİ DE GEÇİYOR… 
Bayrama günler kala kalleşlerin saldırısıyla yaşamını yitiren şehitlerimize ve geride bıraktıklarına borcumuzu ne yapsak ödeyemeyeceğimiz kesin, ama hiç değilse bu kez Milletçe bir bütün olduğumuzu göstermeye başlayabiliriz... Türk Milleti birlik ve beraberliğini göstermek için sönen ocaklardan biri olmayı beklemeden harekete geçmeli.

GÜNEŞ ERKUL

Kaynak: http://www.gazeteport.com.tr/YAZARARANIYOR/NEWS/GP_086692

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

18/9/2007 - Bu Bayrak Kimin?

Kategori: NE_YAPMALI

 

Siyasilerin fellik fellik kaçtığı Irak meselesine yedi düvelle savaşan Atatürk bakın nasıl bir çözüm üretmiş. Ve üstte gördüğünüz bayrağı da Irak bayrağı olarak düşünmüş...


--------------------------------------------------------------------------------

4 Haziran 1920 de Irak'ta (Telafer) da başlayan kurtuluş hareketinin başkanı Mustafa Kemal’in arkadaşı Muhammet Cemil eli Halil efendi idi. Kurtuluş hareketi 27 Haziranda Felluce’ ye ve 30 Haziranda Ramisa'ya sıçradı. Akabinde diğer Irak illerine sıçradı.

Resmini gördüğünüz üzerinde ayyıldız ve “lailahe illallah” lafızları olan bayrak o günlerde Telafer, Felluce ve Ramisa'da direnen insanların ellerinde mevcuttu.

Bayrak hakkında bir diğer önemli iddia bayrağın tasarımının Anadolu’da ve Atatürk’ün katkılarıyla oluşturulduğu. O dönemde Irak’taki en önemli isim sayılan Ahmet İdris el Sunusi’nin Anadolu’da bulunması ve Irak topraklarındaki askeri komutan Muhammet Cemil eli Halil efendi’nin Teşkilat-ı Mahsusa’dan direkt Mustafa Kemal Paşa’ya bağlı olduğu iddiaları bu tezi güçlendiriyor.

Irak Demokrat Türkmen Partisi sözcüsü Kasım Ömer’in araştırmalarına göre Mustafa Kemal Paşa, 15 Nisan 1920 anlaşması ile İdrisi Sunusi'yi Irak'a kral yapacaktı, anlaşmaya göre halifelik Türkiye'de kalacak, herkes kendi milli kurtuluş mücadelesini verecek ve kurtuluştan sonra konfederasyona gidilecekti. Ancak Irak'ta İngilizler hakim olunca bu plan gerçekleşmedi.

Osmanlı'nın Ortadoğu stratejisi, Nusaybin, Deyrezur ve Telafer üçgenini kontrol altına almaya dayanıyordu. Bu üçgene hakim olan devletin Ortadoğu'ya hakim olacağı öngörülüyordu. Atatürk de bu stratejiyi benimsiyordu.

Atatürk’ün savaşın ortasındaki bir ülkenin “askeri lideri” olarak Ortadoğu meselesine kendi politikasını geliştirme çabası ile “ileri, müreffeh, AB’ye üye olmak üzere” Türkiye’nin kukla politikalarını karşılaştırırsak Irak’ta nelerin yapılmadığını daha kolay anlamış oluruz.
 
Bana bu güzel araştırma yazısını yollayan Uğraş B.'ye teşekkür ederim.
0 YorumYorum yaz!Bağlantı

28/8/2007 - Beyincikleme İpuçları

pusht
 
BEYiNCiKLEME iPUÇLARI
 
 
“Yemen’den bir ateş çıkacak ve bütün dünyayı kavuracak.” Kitabı kapatıp soluğu sokakta alıyorum. Sigaranız olduğu halde ateşinizin olmaması gibi iğrenç bir durum vardı ortada, bilirsiniz.
 
Kulaklarıma hücum eden ağır ezgi meyhaneden geliyor. “Küçük Mehmet” söylüyor buralarda yıllardır: /Ah o Yemen’dir/Gül ü çemendir/Giden gelmiyor/ Acep nedendir?/
 
Kahvenin önünde iki ihtiyar dünyayı kurtarıyorlar sanırım. Söyledikleri atalar sözü dikkate değer: İmansızın hakkından dinsiz gelir mirim!..*
 
“Çanakkale geçilmez!” diye feryat ediyordu şehitlikteki bu cennet vatan için şehit olmuş şüheda…
 
Sokağın kenarına çömelip perdesi açık, zemin kat bir evin penceresinden televizyon izlemeye başlıyorum: Çevik Bir: “Türkiye ‘hür dünya’da yerini almayı bilecektir.”diyor.**
 

Sonra, bebeklerin aynı yere gömüldüğü bir mezarlıktan bahsediyor Reha, ölü çocuklar korosu el ele tutuşmuş: “Biz gideriz attaya, hey attaya.” diyorlar.

Ve şimdi de spor: Sarı–kırmızılı ekip mutlak galibiyeti hedefliyor. Aksi takdirde Avrupa macerası sona erecek.
 
Tam bu sırada bir grup taraftar: “Avrupa Avrupa duy sesimizi / Bu gelen Türklerin ayak sesleri” diye gürlüyor.
 
“Yeni Dünya Düzeni” diyorum içimden, “We are the world / We are the çıldıran” yani. “Çaldıran Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin…” diye başlıyor ya tarih kitapları, bayılıyorum (!).
 
Kendime geldiğimde Cem Yılmaz’ı görüyorum ekranda, Tele – Vole muhabirine: “Rejim yapıyorum” diyor, “Cumhuriyet Sucuğu’yla… Cumhuriyet, halkın kendi kendini eritmesidir.”
 
savasMiloseviç, “İntihar etmeyeceğim.”*** derken, ayağa kalkıp yürümeye başlıyorum. Kendini Başbakanlık’ın tam karşısındaki ağaca asan on dokuz yaşındaki simitçinin**** bilinçaltındaki sözlerin ne olduğunu o anda çözüyorum:
 
      Hayat koskocaman bir simitten ibarettir!..
 
Acıbademde bile “Halk Ekmek” kuyrukları günden güne uzuyor ve ben hâlâ Winston içiyorum.*****
 
Artık gidiyorum, Winston’u yakmak için Yemen’e…
 
20.02.2002
 
DİPNOTLAR:
 
 * Bu atasözü bilinçli olarak ters söylenerek kullanılmıştır..
** Türkiye "hür dünya"da yerini almış mıdır tartışılır ama Çevik Bir, Ülker Grubunda yer almayı bilerek orada çalışmaya başlamıştır.
*** Miloseviç mahkemeleri devam ederken ne hikmetse hücresinde ölü bulunmuştur. Ancak adli tıp olayın intihar olmadığını söylemiştir.
**** "Ekmek Teknesi İdam Sehpası Oldu

TBMM önündeki Milli Egemenlik Parkı'nda intihar eden Tuncay Samali (19)'nin geçimini sağladığı simit tezgâhı bu sefer idam sehpası oldu. Gölgesinde dinlendiği ağaç da darağacı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi önündeki Milli Egemenlik Parkı'nda simitçilik yaparak geçimini sağlayan Tuncay Samali, dün aynı parkta kendini bir ağaca asarak intihar etti. Yoğun güvenlik önlemleri ile Başbakanlık'ta yaşanan eylemlerin önüne set çekildi. Ancak ses getirmek isteyen eylemciler şimdi de Meclis'i mekan olarak kullanmaya başladı. Her defasında farklı bir eylemle karşılaşan başkentliler "Bir sonraki eylem acaba nasıl olacak?" şeklinde düşünürken dün sabah Meclis'in önünden geçenler, patlama noktasına gelen eylemlerin en trajiği ile karşılaştılar.

Önceki gün evine gitmedi

Edinilen bilgilere göre önceki gün Akdere'deki evine gelmeyen Tuncay Samali, Meclis'in önündeki simit sattığı Milli Egemenlik Parkı'na geldi. Samali gölgesinde dinlendiği ağacı kendisine darağacı, geçimini sağladığı simit tezgahını da idam sehpası yaptı. Yanında getirdiği ipi ağaca bağlayan Samali, simit tezgahının üzerine çıktı. İpi boynuna geçirdi ve kendisini boşluğa bıraktı.

Üzerinden not çıkmadı

Sabah saat 7.30 sularında bulundu Samali'nin cesedi. Üzerinden ne bir kimlik ne de bir not çıktı. Simitçilik yaptığı parkta intiharı seçtiği için kendisini tanıyanlar kendisi gibi simitçilik yaparak geçim savaşı veren ağabeyi Seyit Samali'ye haber verdiler. Olay yerine gelen ağabey Seyit Samali kardeşi Tuncay Samali'yi görünce fenalık geçirdi. Ağabey Samali, kardeşinden önceki günden bu yana haber alamadıklarını intihar etmesi için bir neden bulunmadığını söyleyebildi. Polisteki ifadesinde kardeşinin askere gideceği günün yaklaştığını belirten ağabey Seyit Samali, ekonomik sebeplerin kardeşini intihara sürüklemiş olabileceğini söyledi. 20.10.2001 - Sedat Güneç / ANKARA (Zaman)"
***** Yaklaşık iki senedir bıraktım.
0 YorumYorum yaz!Bağlantı

13/8/2007 - Yorumsuz

 cahar
 
21 Nisan 1996'da bir suikast sonucu şehit edilen Cahar Dudayev "Türkleri Çok Seviyorum" demiş bir söyleşisinde ve şöyle devam etmiş:
 
Türkleri çok seviyorum. Tarih boyunca kahramanlıklarıyla, cesaret ve atılganlıklarıyla kendilerini kabul ettirmişlerdir. Milli ve manevi değerlerine bağlıdırlar. Dostluklarına güvenilir, düşmanlıklarından korkulur...

Tarih boyunca İslâm alemi Türklerden faydalanmıştır.
Türkler güçlü oldukça İslâm alemi rahat ve huzur içinde olmuştur; zayıfladıkça, İslâm alemi ezilmiş ve horlanmıştır. Türkler İslâm'ın koruyucu gücü olmuşlardır.

Ancak ne yazık ki, bazı İslâm ülkeleri, emperyalist güçlerin oyununa gelerek Türklere ihanet etmişlerdir. Türklere ihanet ederek arkadan vuranlar belasını bulmuştur. Bugün bazı İslâm ülkelerindeki çıkmazlar ve sıkıntılar, bu tarihi hatanın bedelidir.

Şimdi gururla söylemek istiyorum ki, Çeçenler tarih boyunca Türklere bağlı kalmışlar ve tarihin hiçbir döneminde ihanet etmemişlerdir.

Bugün ise, Türkiye'yi yönetenler o yüce değerlerden çok uzaklar. Halbuki Türk milleti, maddi ve manevi değerlerine bağlı olduğu sürece yücelmiş ve yükselmiştir. Ve dünya tarihinin akışına yön vermişlerdir.O yüce değerlerden ayrıldıkça küçülmüşler ve sıkıntılara düşmüşlerdir.Unutulmasın ki, Türkiye hem Türk dünyasının, hem de İslâm aleminin ümit ışığıdır. Bu ışığın sönmesi hem İslâm aleminin, hem de Türk dünyasının karanlığa gömülmesi demektir"
 dudayev
 
 
Aşağıdaki yazı ise "Tayfun K." adlı bir arkadaştan tamamen ve sansürsüz alıntıdır:

“Kusura bakmayın,
Buraya kadarmış.
Gördüğüm lüzum üzerine;
Tamamen kendi rızam ve isteğimle;
Hiç bir baskı altında kalmadan,
TÜRKLÜĞÜMDEN asla ödün vermeden;
MİLLETİMDEN İSTİFA EDİYORUM...”

''Ve, daha yüce her hangi bir millet olmadığından, başka bir millete katılmıyorum...
Bundan böyle milletsiz bir TÜRK’üm ben...
Gerçek Türk Milleti böyle uyumazdı..
Böylesine kör değildi.
Sağır ve dilsiz hiç değildi...
Böyle kötü seçimler yapmaz, böyle pişman olmazdı.
Elleri birbirlerine kenetlenirdi, arka ceplerde durmazdı...
Türk’ün vatanını bölmeye kimse cesaret edemez, Türk’ün askerini hiç kimse kalleşçe şehit edemezdi.
Verilen şehitlerin kanları yerde kalmaz, şehit anaları yas tutmaz, Türk milleti susmazdı.
Hakkını arar, alırdı.
Kimse bu milleti koyun sürüsü yerine koyamazdı.
Bazıları kurt olmazdı.
AB sarayının arka bahçesinde küçük bir kulube için, böylesine alçalmaz, kamburunu çıkarmazdı.
Saray gibi görünen mağarayı bırakıp, yaşadığı sarayın farkına varırdı.
Vermezdi; DÜNYALARI ALSA DA BU CENNET VATANI..
Ve egemenlik kayıtsız şartsız milletin kendisindeydi.
Milletin memuru olan 550 kişide değil!...
Ve o 550 kişi kukla değildi.
Ve vatanımın tam ortasında, ağızları süt kokan çocuklara Türk bayrağı yaktırılmazdı.
Ve bunu yaptıranlara halâ “vatandaş” denmezdi.
Yazık bize; hem de defalarca yazık...
Çalışmadan, üretmeden yaşayıp,top peşinde koşan, şampiyon olsa bile yıkıp döken,”spor seven” bu milletten istifa etmek en doğrusudur bence.
Hatta, vatan hainlerinin yüksek makamlara getirilmesine ses çıkartmayan bu milletten istifa etmek farzdır, vesselam...
Dünyanın en lüks “köpek kulubesi” İmralı’da.
Milletin vergisiyle beslenen ise dünyanın en kirli köpeği...
O köpek;
9.000 şehidin,
8.000 masum vatandaşın,
19.000 vatan haini teröristin kanı ile kirlenmiştir.
Ve millet halâ suskun....
Türk milleti halâ susuyorsa....
Türk’ün vatanında, Türk’ün askerine halâ kurşun sıkılıyorsa, ve buna bi “dur” diyen yoksa...
Ben de yokum...
Binlerce şehit verdik, veriyoruz.
22 yıldır bir kerecik olsun, milletçe sokağa dökülüp “KAHROLSUN PKK” dedik mi?
“millet geçim derdinde, ekmek derdinde”diyenlere soruyorum:
Galatasaray şampiyon olunca, milyonlarca insan vatanın her köşesinde gece vakti yollara dökülüyor. Buna engel olmayan geçim derdi, konu şehitler ve terör olunca neden engel oluyor?
Sizce neden?
Kültürel yapımları 5-6 bin kişi izlerken; 40-50 milyon kişinin m.ali soytarısını, seda ablasını; saf gençlere şarkı söyletip, dans ettirip milyon dolarları kazananları; gençlerimizi ve milli-dini değerlerimizi yok eden dizileri, saçma yarışmaları, paparazzileri ve kültürümüzü yok eden yabancı filimleri seyreden bir millet bana göre değil...
‘Ne olursa olsun, bu millet terk edilmez ‘diyenlere bir cevabım var:
Aslında bu millet kendini terketmiş,
Kendi benliğini terketmiş....
Millet olma özelliklerinden en önemlisi birlik ve beraberliği, olamaz geleceği terketmiş.
Ortak ülküsü olmayan bir toplum millet olamaz.
Milletimin kendi kendini, ağır ağır yok ettiğini görmeye dayanamadığımdan, ayrılıyorum bu milletten.
Beni de şehid sayın ve her şehidin ardından yaptığınız gibi, “hiç birşey yapmadan” arkamdan şöyle söyleyin:
VATAN SAĞOLSUN..
Ateş düştüğü yeri değil, tüm milleti yakarsa,
Millet top peşinde değil, ilim, irfan peşinde koşarsa;
Gençlerimiz “soytarı” haline getirilmez, bilime yönetilirse,
Ve Mehmetçiklerin; şehitlerin kanı yerde kalmaz intikamları alınırsa birgün;
Bu millete dahil olmak için,
Bu canımı veririm o gün...
İstifa ettim ama,
Bu millet için şu an da canımı vermeye hazırım.
bu "damarlarımdaki asil kanın eseridir’
 
Not: Bu yazıları bana yollayan Osman&Uğraş B.'ye teşekkür ederim.
 
13.08.2007
0 YorumYorum yaz!Bağlantı

9/8/2007 - Yol Çaredir

Kategori: NE_YAPMALI

22 TEMMUZ TEZLERİ

Yalçın KÜÇÜK - 23 temmuz 2007

hapiste, sevgilisi tarafından terk edilen mahpus misli çaresiz oldum.
çaresizlik içten yanmak, dışa görünmez duman salmaktır. Dumanımı gördüm.

Birinci Tez :

a) Seçimin çıplak mağlubu, Deniz Baykal’dır.
b) Mutlak mağlubu, Tayyip Erdoğan oldu.
c) Devlet Bahçeli, hiç kazanamayan olarak, çıkıyor. Bu seçimle, gelecek itibariyle, önünü kapatmış görünmektedir.

İki :
Tayyip Erdoğan, duramayacağı bir tepeye çıkartılmıştır.

a) Düşer.
b) Düşürülür.

Üç :
Bir seçimde ve son on beş gününde bu kadar ağır söze, suçlamaya, dışlamaya muhatap olan bir kimsenin, başka sebepler bir yana, başbakanlıkta kalmasını düşünemeyiz. Ya düşer/düşürülür ya da cumhuriyet kadük olur.

Artık zaaflarını görebildiğini anlıyoruz; seçimden hemen sonra, söylenenlerin seçim alanlarında kalmasını istemesini ve bir “ak sayfa” hayal etmesini, böylece anlamak durumundayız. Buna mutlak ihtiyacı var.

Burada, DB ye güveni tamdır.

Arada bir “Kudüs Mutabakatı” olduğu ortaya çıkmaktadır.

Dördüncü Tez :

O halde, cumhuriyet’in, “düşme” veya “kadük” halindeyiz. Son aşama’dır.
Demek ki ve artık cumhuriyet “sara” haline girmiştir; bu Arabi kelime, Türkçe “düşme” ve Latince, “caducus” veya “caducarii” sözcüklerinin karşılığıdır. O halde en aşağı aşama’dayız.

Osmanlı’ya “l’homme malade” deniyordu ve şimdi “hasta cumhuriyet” dememiz yerindedir.

Beş :

22 Temmuz, seçim değil “oyun” olmuştur.
Ve “Caligula” oyun içinde oyun’dur.

Altıncı Tez :

“Oyun” esas, Mayıs Sonu-Temmuz Sonu arasında sahneye konmuş görünmektedir.

a) Barzani ve Talabani isimlerini yeni öğrenmiş olan DB, bir de Öcalan’ı ekleyerek, seçim hitabetini bunlar üzerine kurmuş ve sürekli “sınır ötesi” tezkere istemişti.

b) Öte yandan, DB de, buna ip ve idam ile şiddet artırımı yapıyordu. Seçim platformlarında hep sözlü sehpalar kurulduğunu hep hatırlamak zorundayız.

İşte tam bu ve aynı zaman aralığında, bir de, kurmay sınıfının, ne yazık, yeniden sınıfta kaldığını müşahede ettik. Ak-ist hükümetini, düvel-i muazzama’nın ne gerekçeyle kurduğunu unutan yüksek komutanlık da, seçim dönemi olduğunu dahi hatırlamadan, “bir tezkere” alması halinde Musul’a müdahale edeceğini tekrarlamıştır.

Amma bücür seçimin çok kısa kampanya süresince bu diskur şaşırtıcıdır. Dolaylı olarak Barzani’nin seçim alanına çekilmesi demektir.

Bu seçimde Barzani mebzulen rey atmıştır ve ak-ist sandıkları doldurmuştur.
Batı yakasında, apocu kategorize edilen oylar, uras, tuncel ve erbaş’a atılanlardır; iki yüz bin sayıyoruz. Baskin Oran’inkiler, utangaç ak-ist diyebileceğimiz yeni mürtecilerin bir-iki bini dışında Barzanici Kürtlerden geliyordu. Demek ki bu bir oyun’dur. “Demokrasi” veya “zafer” adını verdikleri de işte budur.

Barzani’nin oyun’a dahi “demokrasi zaferi” veya “ordu’ya karşı muhtıra” tabir eden gaflet ve dalalet sahipleri çoğunluktadır.Bunlara kısaca “yoldan sapmışlar” dememiz yerindedir. Çokturlar.

Ne olmaktadır, böylece yapılan, akistler’in heybesine iki büyük ganimet koymaktır.

a) ak-istler, Türkiye ve Musul Kürtleri’nin hamisi ve koruyucu haline getirildiler.

b) Türk gericiliği ile Kürt gericiliğinin ittifakı bu şekilde perçinlenmektedir. Bu perçin, ilk olmaktadır.

Ben kırk yıldır bunu, Türk gericiliği ile Kürt gericiliğinin birliğini önlemeye çalışıyordum.
Kırk yıldır Türk ilericileri ile Kürt ilericilerinin birliğini kurmaya çalışıyordum. Benim gezilerim budur.

İş, önce “ilerici” yapmaktır.

Önceleri kazandım. Şimdi kaybettim.

İnsanlar ana rahminden “ilerici” çıkmıyorlar; devrimci, gerici doğanı, ilerici yapandır, bunu ilke biliyordum. Kürtleri ilerici yapmaya çalışıyorduk, yaptık. Şimdi yokturlar.
O halde akistler’in Doğu illerinde “tulum”çıkarmaları ve İzmir misli Batı illerinde büyük sıçrama yapmalarının en büyük nedeni buradadır. Kuşkusuz başka nedenler var, ancak, önemli olan budur ve bu bir hediye’dir. Üç el ile bir “zafer” hediye edilmiş olmaktadır.
Nitekim, Mayıs sonunda DB nin seçimin birincisi olarak görülmesi ve bir ara “başbakan” olarak dolaşması ve seçim gecesi TE nin, Fikret Bila’ya, başlangıçta böyle bir sonucu hiç beklemediğini tevil yollu ikrar etmesi bu merkezdedir.

Başta TE ve Mhp başkanı DB, seçim sonuçlarına “hayret” etmelerinin bir nedeni buradadır. Tek neden olmamakla birlikte çok önemlidir. Bu pratikte diğeri teoride son derece önemlidirler.

Yedi :

Oyun, hediye’dir.

Siirt seçiminin, a) iptal ile aceleyle tekrarına karar verilmesi ve b) yenilenen seçime TE nin aday kabul edilmesi hukuk dışıdır. Demek ki TE nin milletvekilliği ve başbakanlığı da hukuk dışı ve hediye olmuştur.

TE, başbakanlıkta hukuk dışı kalmıştır.

Demek ki DB, başkaları bir yana, sırtında hep, içinde TE için hediye dolu, bir heybe taşımaktadır.

Sekizinci Tez :

Sonuncu hediye’yi ve oyunu gördüm ve hep bozmaya ve/veya ertelemeye çalıştım. Çaresiz kaldım.

a) DB’ye “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacaksın” demem,

b) Seçimden kaçtığını ve bir hafta Cenevre’de, Avrupa’nın en karanlık dönemini açan Viyana Kongresi’ne atfen, “Kongre Eğleniyor” sözünü çağrıştırdığını, işaret etmem,

c) Daima bu meşruiyetten yoksun seçimin geciktirilmesini önermem,

d) Seçim’den hemen sonra deniz savaşının başlayacağını ve deniz’in dalgaların altında kalacağını haber vermem de hediye’yi, önceden görmüş olduğumun göstergeleri değerindedirler.
Ama etkileyemedim ve çaresiz kaldım.

DB, artık dalgaların altındadır.Orada kalacak ve orada tutulacaktır.

Başta TE, orada tutacaklar.

DB olmadan TE’nin başbakanlıkta kalması düşük ihtimaldir.

Ama ben, “kalamaz” demek durumundayım. Çaresizlik, şimdi daha uzaktadır.

Dokuzuncu Tez :

Pek çok ahmağın kelam eylediği üzere, ak-istler, ordu’ya karşı bir söylem nedeniyle hükümette kalmadılar ve tam tersine, diskurları hep “ordu ile anlaştık” olmuştur.

AD televizyonu ve matbuatı hep bu anlaşma haberini yayıyordu ve buna “Dolmabahçe Mutabakatı” adı veriliyordu ve hala verilmektedir. AD kalemşorları ve spikerleri, Mutabakat’ın bir tarafına Bülent Hamido Arınç’ın ayağının altındaki toprağın çökertilmesini, CB için türbansızlığa doğru uzlaşmanın kabulünü koydular ve öte yandan, diğer tarafında da, Caligula’nın görülmemesi var. Bunu açıklamadılar, amma, öyle mütalaa etmek isabetlidir.

Seçimden önce formüle ettiğim “oyun içinde oyun”, işte budur. Gerçekten bu mudur; söylemek zor, ancak, benim böyle baktığım kesindir. Ve en azından “oyun içinde oyun” sözü kayıtlıdır.

On :

O halde 22 Temmuz’a “halk muhtırası” demek bir falsifikasyondur. Yüksek komutanlığın bu “mutabakat” edebiyatını tekzip etmekten ısrarla uzak kalması ve buna kuşku düşürebilecek her türlü hareketten kesinlikle sakınması, falsifikasyonun ispatıdır. Bu, bir ve daha da önemlisi halkın olmadığı yerlerde, “halk muhtırası” demek abesle iştigaldir.

Kaldı ki, A. Gül’ün son günde bile, 27 Nisan Açıklaması’nın “tamir edildiğini” söylemesi, falsifikasyonun ön-falsifiye edilme halidir.

Onbirinci Tez :

3 Kasım 2002 Seçimi’yle ilgili “Üç Kasım Tezleri”, o gece kaleme almaya başlamıştım, çok acıdır. Üç Kasım Tezleri’nin beşinci tezi şudur:

“Beşinci Tez: Cumhuriyet, tarihinin en büyük krizi ile karşı karşıya gelmiştir. Tanımlarını reddeden bir fiili durum var ve Cumhuriyet, düşünebilen kadrolarını ve kaynaklarını tüketmiştir. Krizi kavraması imkansızdır.”

Cumhuriyet krizinin temelinde “kemalistlerin kemalizme ihaneti” var; ancak ihanet süreci içinde akılları ve paradigmaları da değiştiği için krizi kavramalarını bekleyemiyoruz ve kavrayamamaktadırlar. Şimdi ne seçim’i ve ne de oyunu anlayabiliyorlar; bu nedenle, “22 Temmuz” üzerine söylenenlerin hepsi laf salatasıdır.

Bu durum, ak-istlerin hükümette tutulmasından daha vahimdir ve umut kırıcıdır.

Onikinci Tez :

22 Temmuz, “seçim” değil, 12 Mart 1971 Senaryosu’nun tekrar sahneye konmasıdır.

a)12 Mart, 1960’lı yılların Harikulade Yükselişi’ne tepki idi. Arayan, soran, tartışan sınırlarını aşan ve ufkunu genişleten bir insan çıkıyordu, korkulmuştur. Sonunda, 15/16 Haziran 1970 günlerinde işçi-insan sel olmuş, sendikal haklarının önüne konulan barajların üzerine yürümüştür. 12 Mart, insanın yükselişine karşıdır.

b) Nisanist yürüyüşler daha ürkütücü olmuştur. “Never-again!” demişlerdi ve bu acele ve bücür seçim işte bunun için düzenlendi. Nisancıların rüzgarını almak için, hukuk dışı oldular ve telaşla ikinci 12 Mart’ı sahneye koydular. Hepsi bu kadar.

12 Mart Muhtırası’nda ne kadar halk varsa bu oyunda da o ölçüde halk olmuştur.

a) Adayların tesbitinde hiç yoktular.

b) AD gazeteleri hala pek çok bacım-milletvekilini falan filan’ın “eşi” olarak yazıyor, hala eşleri var, kendileri yokturlar.

c) Dört veya beş kişi uzaktan, “tele”, atıştılar. Bu atışmaların daha iyileri Yedi Kule’dedirler.

d)Bir tek mahalle ve kahve toplantısı yapmadılar.

Halkı hep nisanist gördüler, çoktular, abd’ye, ab’ye, toprak ve vatan satışına karşı idiler ve çok korktular. Korkuda ortaktılar.

Onüç :

12 Mart Muhtırası halksız bir seçimdir.

22 Temmuz’da halk yoktur.

Meşrutiyet’ten beri ilk defa bir seçimden halkı kovdular.

22 Temmuz, seçimsiz hükümet olmanın en yüksek aşamasıdır.

Halkın, siyasetten ve seçimden çıkarılmasının son aşamasıdır.

Bu oyuna, iktidar mevkiinde bulunanların hiç itiraz etmemeleri çok öğreticidir.

Bu oyuna, de facto, tek gazete ve tek televizyon ile girilmiştir. Bücür seçim döneminde AD televizyon ve gazetesinin, depolitizasyonu had safhada propaganda ettiğini biliyoruz; halkı seçim olmadığına inandırmaya çalışıyordu. Adeta kimselerin duymadığı bir seçim oynanıyordu.

DB’nin AD ile kaynaşmış hareketi veya hareketsizliği çok dikkat çekicidir. DB, kaçıyordu; bir tek AD’nin ipine güveniyordu ve sarılıyordu. Şimdi dalgaların altındadır.

AD matbuatının, seçimlerden sonra , her ne demekse, “bir aileyiz” reklamları yapması, bilboard’lara çıkması ve sayfa sayfa ilanlarla Atatürk’e sığınmalarını suçluluk hali olarak anlayabiliriz.

Bu seçimde parti örgütleri de yok oldular. Mitinglerdeki platformları da reklamcılar kurdular. Halka, tele’nin dışında hiçbir bilgi akışı olmadı; bu bir devlet politikasıdır. Eylülist Darbe’den sonra hep “erken seçim” yapılmasının nedeni budur; halksız politika devlet doktrini’dir.

Partiler, halkın politika yapmasının vazgeçilmez araçlarıdır. Artık politikanın gaspçıları, moda deyimle, kap-kaççı’ları oldular.

Üç-dört “parti”, halkı politikadan çıkardılar.

Üç-beş , bütün tahsilleri boyunca ortaya dereceyi aşamamış “lider”, parti teşkilatlarını lağvettiler. Artık yokturlar.

Bundan böyle işte bu “liderler” değişmezler. Aralarına yenilerini sokmazlar. Bu devlet doktrinidir ve “demokrasi” lafı bunun üzerine geçirilmiş bir şaldır.

Ondördüncü Tez :

Tütüncüler de verdiler, fındıkçılar da verdiler; timsah göz yaşları dökmek demektir.

İstanbul’da işsiz işçi, asgari ücretle kapı bekleyen genç kız, sigortasız özel güvenlikçi, muhtemelen, bunlar da verdiler. Oy sayımına güveneceksek, vermiş olmaları gerekmektedir.

Buna şaşıramayız, şaşıranlar,
a) yenilik mücadeleleri tarihini

b) sosyal mücadelenin ne anlama geldiğini

c) yıllardır bir takım insanların işkenceye ve zülme göğüs siper ederek neden halkı ve işciyi bilinçlendirmek istediğini,

d) zülum idarelerinin bunları bastırmak için hiçbir zülmü eksik bırakmadığını, ve asıl önemlisi

e) Tağmaç-Evren-Özkök diktatorlarıyla, cumhuriyet insanının çökertildiğini ve sınıfi bakışın ortadan kaldırıldığını bilmeyen cahillerdir. Bunların diğerlerinden hiç farkı yoktur.

1963 yılında dahi Türk insanı Roma’nın varisi ve Avrupalı’dır.

Şimdi ne olduğuna karar verebilmek için tarif tartışması zorunludur. Yapmıyorum. Ancak, Cengiz Han’ın sürülerinin tahribatını hatırlıyorum. Bu tahribattan yeni bir yürüyüş ve kuruluş ile çıkmıştık. Romalı oluşumuz işte bu kuruluştadır.

Onbeş :

Bu insan, çok uzun ve çok kapsamlı bir mücadelenin ürünüdür. En erken Tanzimat ile başlar, Meşruiyet ile devam eder ve Cumhuriyet ile yeni kişiliktedir.

İkinci Mahmut ve Tanzimat, bizde yeni ve akli insan yaratma mücadelesinin başlangıcıdır.
Bu insanı bozmak da uzun sürmüştür; Tağmaç-Evren-Özkök büyük bozuculardırlar.

Onaltıncı Tez :

Halit Ziya Mai ve Siyah’ı, Halide Handan’ı, Reşat Nuri Çalıkuşu’nu, Yakup Kadri Yaban’ı boşuna yazmadılar. Başkalarıyla birlikte bunlarla, yeni insanı, bizi, kurdular.


Onyedi :

Türkiye İşci Partisi’nin kurucu başkanı Mehmet Ali Aybar, Doğu seferine çıktığında, “Marabalar, Irgatlar, Kardaşlarım” diye haykırıyordu. Onlara, şeyh ve ağalardan ayrı olduklarını haber veriyordu. Ayrı olduklarını bilmek sınıfi bakışın başlangıcıdır. Sınıfi bakış, çıkar ve dolayısıyla ekonomi temelli olduğu için akılcılığı içinde taşımakta ve büyütmektedir.

Doğu halkı bu çağrıyı daha çabuk sevdi. Batı’da, Türkiye İşci Partisi’nin toplantılarını, Fethullah Gülen’in başkanlığındaki komünizmle mücadele dernekleri basıyordu. Güvenlik güçleri yardımcıdırlar.

Sol ahmaklar, sınıfi bakışın var olduğunu sanan zavallılardır.

Sınıfi bakışı yaratmak, “sınıf” sözüyle başlamaz; alfabesinde, yönetenlerle yönetilenlerin ayrı tayfalar olduğunu göstermek yazılıdır. Ancak bundan da önce “sol”, rasyonalizm’dir. Rasyonalist olmayan, sınıf içgüdüsü ile hareket etse de sınifi bakma imkanından uzaktırlar.

Onsekiz :

Kitabi dinlerin kendine has mantıkları vardır; İslam, yükselişi ve yayılma aşamasında Aristo’yu asimile ediyordu. Tarikatlar’da ise akılcılık yoktur, karşıdırlar; İslam’ın içinde sayılıp sayılmamaları tartışmalıdır. Ben saymıyorum. Akıl değil duygu yüklüdür; erotizme, bunun ötesinde dinsel bozulmaya çok yakındırlar. Masoşizm de yakınlarındadır; acı verenleri, yerde süründürenleri, aşağılayanları seviyorlar.

Akistlere oy veren tütüncüler ve fındıkçıların tarikatlara bağlı olduklarını tahmin edebiliriz; ancak masoşist olduklarında kuşku yoktur.

On dokuz :
O halde, listelerin pek çok yerlerini tarikat şeflerinin belirlediğini unutabiliriz; amma, oylara tarikatların hükmettiğini ise asla unutamayız. Çünkü matbuatları, tarikatları yazdılar; tek tek değil tarikat tarikat aldılar.

O halde, durum bu olduğuna göre, bir halk zaferinden, bir sivil muhtıradan ve doğrudan doğruya bir seçimden söz edenlere, kargaların gülmeleri uygundur. Ben de çaresizlikle istihza ediyorum.

Tarikatlar, akistlere “oy” taşıdılar.

Yirminci Tez :

Bu oyun, Tel-Aviv, Abd, AD ve FG adlarına yazılıdır.

Yirmibir :

Z.Livaneli’nin ifşa ettiği, DB’nin, TE’yı gayri meşru Siirt seçimi ile meclise sokup başbakanlık koltuğuna oturtmak üzere düzenlediği komplo çok önemlidir ve başarılı olmuştur. Benim, ne yazık ki pek yalnız bir şekilde ve başından itibaren Siirt seçimini ve dolayısıyla TE’nin başbakanlığa oturtulmasını meşru görmediğim hatırlandığında bu ifşaatı doğru bulmam doğaldır. Doğru buluyorum.

DB, mugalata ile bir anayasa değişikliğine dayanmaktadır. TE’nin tekrarlanan Siirt seçimine kabul edilmesinin anayasa değişikliğiyle ilgisi yoktur. Yasaklı veya yasaksız, Siirt seçiminde TE’nin yeri yoktur ve hediye almaktadır.

Livaneli’nin ifşaatına göre DB, Aralık 2002 tarihinde, Mehmet Sevili’nin, terlikle girilen evinde, TE’yi kanunsuz olarak meclise sokmaya karar vermiş ve daha sonra da TE-DB özel yemeğinde, Ben-Gurion ve Adnan Menderes gizliliğine özen gösterildiğini anlıyoruz, tarikatları-şeyhleri ve ağalarıyla Doğu’yu TE’ye bırakmıştır. Kendisinin laik Batı’yı aldığını öğreniyoruz.

Ancak DB’nin bu işi kendiliğinden yaptığına inanamayız. Washington-İsrael planlarına uyum var ve Ben-Gurion ve Adnan Menderes’inkini hatırlatan bir seromani ile, Bop’un temelleri atılmaktadır. “Kudüs Mutabakatı” adını vermemiz yerindedir.

Dolayısıyla DB’nin bu seçim oyununu böylece tertip ile bütün sahneleri teslim etmesini de özgün kabul edemeyiz. Burada da taşeron’dur.

Yirmi İkinci Tez :

Üç transformatör veya bozucu ortadadır;

a) İmam-hatipler din bilgisi vermek için değil, cahiliye devri insanları yaratmak üzere çalışmaktadırlar. TE’nin de din bilgisi pek çok zayıftır.

b) Televizyonlar, diziler, dizici ve manken yaşamları ve diğerleri bir diğer bozucudur. Hiçbir mantık ve ahlak ilkesi olmayan, hedonist, taklitçi ve vücudunu piyango bileti sanan, insanlar imal edilmektedirler.

Yirmiüç :

c) Asıl transformatör, pkk’dir ve vazgeçilemez konumdadır. Pkk ile bütün hukuk sisteminin ve güvenlik teşkilatının kolaylıkla bozulması bir yana, varlığı, Doğu’nun şeyh ve ağalara teslim edilmesinin tek ve en kesin yolu olmaktadır. Bu sayım bunu doğrulamaktadır; demek ki Türkiye, Kürtler’den önce Türk politikacıları ve iktidarları tarafından bölünmektedir.

Ahmet Türk bile bozulmanın hızına şaşırmış görünmektedir.

Demek ki, devlet, bir süre daha pkk’ya muhtaçdır.

Yirmi Dördüncü Tez:

Fabrikaları ilahi sessiz, caddelerinde yürüyenleri olmayan, üniversiteleri sürü imalathanesi olan bir Türkiye esastır. Yaklaşılmıştır.

Yirmibeş :
Fındık üreticiler de ak-istlere verdi, yollu timsah göz yaşı dökenin de ak-istlere oy vermiş olması ihtimali yüksektir. Çünkü, Bilkent, Bilgi, Sabancı türü üniversitelerin akepe ocakları olduklarından kuşku duyamayız.

Yirmi Altıncı Tez :

Bu tablodan uzaklaşabilmek için, ilk planda, Chp ve/veya Mhp’nin, Kürt ortamında kendi kopernik devrimlerini yapmaları şarttır. Amma mümkün ve muhtemel olmaktan uzaktır.

Yirmi Yedi :

Chp ve Mhp, puanlarının en yüksek noktasını elde etmiş durumdadırlar. Bundan sonra yalnızca düşürmek eğilimleri var.

Yirmi Sekizinci Tez :

Yapılmayan seçime üzülmek anlaşılabilir, ancak yersizdir. 22 Temmuz’un hiç kıymet-i harbiyesi yoktur.

Yirmi Dokuz :

22 Temmuz, bir darbedir.

Anayasa’ya göre tarafsız olmaları gereken, iç işleri, adalet ve ulaştırma bakanları şeklen dahi tarafsız olmamışlardır.

Yüksek Seçim Kurulu, bir kuruldur, güvenden yoksundur ve seçim ve sayım yargı denetiminden yoksun kalmıştır.

Tayip ERDOĞAN, 12 Mart Darbesi başbakanlarından Naim Talu mislidir. Daha sağlıksız, daha az yetişmiş veya yetişmemiş olabilir; fakat aynı kategoridedir. 12 Mart Meclisi’nden farkı, öncekiler hazır bulunmuştu, bunlar, yer yer çok acıklı, fakat çok zaman güldürücü sahnelerle derlenmişlerdir.

Şimdi çıkartıldığı tepede şaşkın bakmaktadır. “Beni kim itti” yollu soran gözleri var. Ürkmüş ve hatta korkmuş görünmektedir.

Otuzuncu Tez :

1923 Cumhuriyeti’ni tamir ile kurtarma kapısı kapanmıştır.
Devrimci bir şekilde İkinci Cumhuriyet’i kurmak tek yoldur.
Heyecanlı, zahmetli, iniş-çıkışı olan, uzun bir yoldur.
Bir uzun yolun başındayız.

Otuzbir :

Yol, Çaredir.

0 YorumYorum yaz!Bağlantı

4/8/2007 - And-Turka

 

23 Nisan 1920 günü. Büyük Millet Meclisi Ankara'da toplanarak ulusun egemenliğini ilan etmişti. O heyecanlı günü yaşamış olan bir büyüğümüz şunları anlatıyor :

 

“O gün, şimdiki Ulus Meydanında bin kadar yaya asker sıralanmıştı. Askerlerin arkasında da Ankaralılar toplanmıştı.

Öğleden sonra ikide, birkaç yüz kişilik bir topluluk, başlarında Mustafa Kemal olduğu halde Taşhan'a iniyordu. Bu bir avuç insan, yok edilmek istenen bir ulusu kurtarmak için birleşmişlerdi. Hepsinin de umudu Mustafa Kemal'deydi.

Büyük Millet Meclisi olarak kullanılacak taş binanın pencerelerine ufak bayraklar asılmıştı. Binada başkaca hiçbir olağanüstü durum, hiçbir hazırlık göze çarpmıyordu. Sağdaki küçük kapıdan, önce Mustafa Kemal ve milletvekilleri içeriye girdiler. Bir koridoru geçtikten sonra sağdaki salona girdiler. Salonda tahta bir kürsü tam kapının karşısına konmuştu. Oturmak için de bir ilkokuldan getirilen  sıralar dizilmişti. Salonu ısıtmak için bir soba kurulmuştu. Sobada eğri büğrü bir kaç boru yükseliyordu. Tavanda da bir gaz lambası sallanıyordu.

Herkes yerine oturunca, Sinop milletvekili olan en yaşlı üye başkanlık kürsüsüne geldi. Meclisi açtı. Onun bu sırada yaptığı duygulu konuşma heyecanla dinlendi.

Meclisin ertesi günkü toplantısında, Mustafa Kemal, Mondros Ateşkesi’nden sonra gelişen olayları açıkladı. Bundan sonra Büyük Millet Meclisi'nin hak ve yetkilerini belirten bir öneriyi Meclise sundu. Bunun kabul edilmesiyle Büyük Millet Meclisi kanun koyma ve uygulama yetkilerini kazandı. O günkü toplantıda Mustafa Kemal birinci başkan seçildi. Böylece Büyük Millet Meclisi Başkanı oldu.”
 
Okullardan sıra getirilerek kurulan ilk meclisten, bugünkü ceylan derili koltuklu meclise sahip Türkiye'de, 2007 seçimlerinden sonra yaşanan heyecanlardan biri de "milletvekili yemini"ydi... Milletin vekilleri yeminler ettiler. Milletvekili oldular. Neye yemin ettiler bir bakalım:
Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkilaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim.”
 
 
Şu yukarıdaki yemini ve bir de meclistekileri düşünüyorum da... Bu yeminin en azından bir bölümüne uymuyorlar... Kimi “devletin varlığı ve bağımsızlığını" tehlikeye sokacak kadar teslim olmuş AB-D'ye; kimi doğrudan veya dolaylı "vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü" sarsmaya çalışıyor; kimi "milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğine ve hukukun üstünlüğüne" inanmayıp hukukun üstüne çıkıp tepine tepine millet iradesini yok sayıyor! "Demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkilaplarına bağlı kalmak; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmamak" gibi bir kaygısı yok hiçbirinin...
 
"Büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine and içerim.” diyorlar bir de! Evet, büyük Türk Milleti önünde sorumlusunuz. Ve bu "and", bir meşrubat türü değildir.
 
NOTLAR:
1- Murat KOÇAK kardeşimin eğitim-öğretim hakkı ile ilgili kaygısına %100 katılıyor ve "her iki kişiden biri"ne bunu soruyorum! Gerçi "%1,5'un sorunu" %46'yı neden ilgilendirsin değil mi? (!) Azınlıklar demokrasisi mi uygulanacak koca ülkede, hem de AB eşiğindeki, cık cık cık!
2- YAŞ sona erdi. Kuruya devam! Bakalım 2010 yılında kim genelkurmay başkanı olacak. YAŞ mı da kuru mu hava durumu... Göreceğiz!
05.08.2007
0 YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Son Sayfa • Sonraki Sayfa ->

ERGENÇ

EREĞLİ(Konya) GENÇLERİNİN BULUŞMA ADRESİ

Son Yorumlar

İçimdekiler

Ana Sayfa
Kimlik
Öncekiler
Elmek
KAHRAMAN ORDUMUZ

Bakalım

  • ATALAR-ANALAR
  • BU_ULKENiN_EVLATLARI
  • GUNCEL_MESELELER
  • KAHRAMANLAR_GECiDi
  • KULTURUMUZ
  • MEDENiYET_DEDiGiN
  • NE_YAPMALI
  • Biz Bize

    ibnarabi
    hamithankocak
    bASKa
    ivriz
    edebiyatturkce
    ereglim
    derin
    hamitakcay
    oguzhangencer
    mustafanazif
    sufikalbi
    kerkukunsesi
    genocide
    ersancaktar
    aykiriedebiyat
    topbaserhan
    pcard
    koookle
    benyaziyorum
    benyaziyorumsiyaset
    haberciteam
    benyaziyorumflashheader
    hukuksal
    bassullumuhasebe

    www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al www.kitapyurdu.com'dan satın al